İçeriğe geç
Duygular

Empati Her Zaman İyi midir?

"Daha çok empati" neredeyse her sorunun cevabı sayılıyor, oysa aynı sözcüğün altında birkaç ayrı süreç var: başkasının acısını yoğun biçimde paylaşmak yardım etmeyi garanti etmiyor, empati kime yöneleceği konusunda taraflı ve ölçülen fark ilgi düzeyinde değil ilginin biçiminde.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

İşte karşınızda empatinin her zaman iyi bir şey olup olmadığına dair hızlı bir özet. Hani popüler kültür sürekli daha fazla empati diye diretir ya. Aslında araştırmalar bunun tek bir sihirli değnek olmadığını, sonuçları bambaşka yerlere varabilen üç ayrı süreç olduğunu gösteriyor. Peki ya her sorunun çözümü sanılan bu daha fazla empati çağrısı aslında bize faydadan çok zarar veriyorsa birincisi bunun çok ciddi bir duygusal maliyeti var. Başkasının acısını birebir hissettiğinizde ne olur? İçiniz daralır. Değil mi? İşte bu sıkıntı çok arttığında insanlar yardım etmek yerine sırf o yükten kurtulup rahatlamak için ortamdan kaçmayı tercih edebiliyor. Yani biriyle aynı şiddette acı çekmek onu düştüğü çukurdan çıkarmak yerine o çukurda iki kişilik yarmaya benzer. İkincisi, empatinin doğasında ciddi bir yapısal taraflılık var. Beynimiz maalesef kayırmacılık yapıyor. Empatiyi, sadece tanıdık olanı, bize benzeyeni aydınlatıp dışarıdaki büyük kalabalıkları karanlıkta bırakan bir projektör gibi düşünün. Üstelik mağdur sayısı arttıkça içimizdeki tepki aynı oranda artmıyor bile. Kısacası o kusursuz bir ahlaki pusula değil. Sadece nereye tutarsak orayı aydınlatan ve manipüle edilmeye son derece açık bir el feneri. Son olarak tüm bu kusurlara bakıp empatiyi tamamen rafa mı kaldırmalıyız? Kesinlikle hayır. Veriler bunun hayırseverliği ve yardımlaşmayı genel olarak arttırdığını net bir şekilde kanıtlıyor. Ve en önemlisi empati sabit bir kapasite değil. Öğrenilebilir, duruma göre ayarlanabilir bir şey. Madem yönünü kontrol etmek bizim elimizde, o zaman projektörün nereye tutulacağı kaderin değil, tamamen bizim çabamızın bir sonucu değil midir? Başkasının acısını onunla aynı şiddette paylaşmak yardım etmenin bir ön koşulu değildir. Asıl mesele ne hissettiğiniz değil, o hissi karşınızdakinin iyiliğine nasıl yönlendirdiğinizdir.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

Psikolojiye dair popüler tavsiyelerin çoğu bir noktada aynı cümleye varır: daha çok empati. İlişkilerde, iş yerinde, siyasette. Empati, hakkında iki tarafın da tartışmadığı ender kavramlardan biri — herkes daha fazlasını istiyor.

Oysa ölçüldüğünde tek bir şey çıkmıyor ortaya. Empati, aynı sözcüğün altında toplanmış birkaç farklı süreç ve bunların sonuçları aynı yöne gitmiyor. Bazı ölçümlerde empatinin daha fazlası daha iyi bir sonuç vermiyor.

Aynı sözcüğün altındaki üç şey

Empati denen şey araştırmalarda en az üç ayrı süreç olarak ölçülüyor ve bunlar birbirinden bağımsız çalışabiliyor. Ayrım yeni değil; duygusal zekâ tartışmasında da karşımıza çıkmıştı (bkz. “Duygusal Zekâ Gerçek Bir Zekâ mıdır?“). Ama orada empati bir bileşen olarak geçmişti; burada kendisi konu.

Birincisi başkasının hissettiğini hissetmek: karşınızdaki acı çekiyorsa sizin de canınızın yanması. İkincisi anlamak: onun bakış açısından durumu görebilmek, ki bu hissetmeyi gerektirmiyor. Üçüncüsü iyiliğini istemek — kavram olarak buna genellikle şefkat deniyor ve içinde sıkıntıyı paylaşmak değil, yardım etme yönelimi var.

Üçü aynı anda bulunabilir, ama şart değil. Bir kişinin ne hissettiğini çok iyi okuyup ona hiç acımamak mümkün — anlamak, iyilik istemeyi getirmiyor. Tersi de mümkün: birinin durumunu tam kavramadan iyiliğini isteyebilirsiniz.

Gündelik dilde bu üçü tek kelimeye sığdırıldığı için, “empati iyidir” cümlesi hangi süreç hakkında konuştuğunu söylemiyor. Duyguları adlandırmadaki inceliğin ne işe yaradığı bu sitede daha önce ele alınmıştı (bkz. “Bir Duyguyu Adlandırmak Onu Güçlendirir mi?“); aynı incelik empatinin kendisi için de gerekiyor.

Hissetmenin bedeli

Ayrım önemli çünkü ilk süreç bir maliyet taşıyor.

Başkasının acısını paylaşmak, paylaşan kişide de sıkıntı üretiyor. Bu sıkıntının yönü kritik: dikkat karşıdakinin ihtiyacından kayıp kişinin kendi rahatsızlığına dönebiliyor. Ve o noktada davranışı belirleyen şey, ihtiyacın büyüklüğü değil rahatsızlıktan kurtulmanın en kolay yolu oluyor.

Bunu gösteren deneylerin kurgusu şöyle: katılımcılar iki ayrı koşula dağıtılıyor. Ortamdan çıkmanın kolay olduğu koşulda, kendi sıkıntısı yüksek olanlar yardım etmek yerine çıkıp gidiyor. Çıkmanın zor olduğu koşulda ise sıkıntısı yüksek olanlar daha fazla yardım ediyor — çünkü orada rahatsızlıktan kurtulmanın yolu yardım etmekten geçiyor. Yani acıyı yoğun biçimde paylaşmak yardım davranışını garanti etmiyor; yardımı, kaçmanın maliyetine bağlı hale getiriyor.

Bu ayrımı sınayan iki ayrı çalışma var ve ikisini karıştırmamak gerekiyor.

Birincisinde aynı katılımcılara önce başkasının acısını paylaşmaya yönelik kısa bir eğitim, ardından şefkat yönelimli bir eğitim verildi. İlk eğitimden sonra başkalarının sıkıntısına verilen tepkide olumsuz duygulanım arttı; ikinci eğitimden sonra aynı sahneler karşısında olumlu duygulanım arttı ve olumsuz duygulanım geriledi. Ölçülen şey duygulanımdı — davranış değil.

İkincisinde ise kısa bir şefkat eğitimi alan grup, bellek eğitimi alan kontrol grubuna kıyasla laboratuvarda kurulmuş bir yardımlaşma oyununda daha fazla yardım etti. Örneklem küçüktü ve davranış ölçümü eğitimden birkaç gün sonra yapıldı.

İkisini birlikte okuduğumuzda çıkan şey şu: ölçülen fark ilgi düzeyinde değil — ilginin biçiminde. İki durumda da kişi karşısındakine kayıtsız değil; farklı olan, dikkatin acıya mı yoksa iyilik isteğine mi bağlandığı.

Sezgiye aykırı görünen şey şu: uzak durmak, ilgisizlikten değil fazla yakınlaşmaktan doğabiliyor. Depresyondaki birine söylenecek sözler bu sitede ayrıca ele alındı (bkz. “Depresyondaki Birine Ne Söylenir, Ne Söylenmez?“); oradaki bulgu da aynı yöne bakıyor — iyi niyetli ama kendi sıkıntısını da taşıyan bir yanıt her zaman iyi gelmiyor.

Bakım verme mesleklerinde bu maliyetin kendine özgü bir seyri var; o ayrı bir yazının konusu ve burada açılmıyor.

Projektör sorunu

İkinci maliyet daha az konuşuluyor ve empatinin kendi yapısından geliyor: empati bir projektör gibi çalışıyor. Aydınlattığı yer çok parlak, dışarısı karanlık.

Kime yöneldiği rastgele değil. Yakın olana, tanıdık olana ve bize benzeyene daha kolay yöneliyor; grup aidiyeti de yönü değiştiriyor.

Buradaki en ünlü iddia ise şu anda tartışmalı. Uzun süre, adı ve fotoğrafı olan tek bir kişinin kimliği belirsiz kalabalıktan daha çok yardım çektiği kabul edildi; bağış kampanyalarının kurgusu da bu fikre dayanıyor. Ama bulgunun önkayıtlı ve büyük örneklemli yeniden denemeleri sonucu üretemedi ve alandaki meta-analizin yeniden incelenmesi yayın yanlılığına işaret etti. Bugün söylenebilecek olan şu: kimliği belli bir kişi daha güçlü duygusal tepki doğurabiliyor, ama bunun daha fazla yardıma dönüşmesi küçük ve tutarsız bir etki.

Daha iyi desteklenen ama yine bağlama duyarlı ayrı bir bulgu var: sayıya duyarsızlık. İhtiyaç sahibi sayısı arttıkça verilen tepki aynı oranda artmıyor, bazı bağlamlarda azalıyor. İki şeyi ayırmak gerekiyor — biri kimliğin etkisi, öteki sayının; ikisi aynı araştırma hattı değil ve popüler anlatı bunları sürekli birbirine karıştırıyor.

Sonuç yine de bir karar sorunu. Kime yardım edileceği, nereye kaynak ayrılacağı, kimin hikâyesinin duyulacağı — hepsi projektörün nereye tutulduğuna bağlı kalıyor. Empati burada bir pusula değil; kendisi yönlendirilmeye açık bir araç.

Ayrı bir bulgu hattında da benzer bir taraflılık görülüyor: birine yoğun biçimde empati duymak, onun karşısındakine daha az tahammül etmeyi getirebiliyor. Bu, yukarıdaki bulguların aynı mekanizmasının tersten işlemesi değil; başka bir kurguda ölçülmüş ayrı bir eğilim.

Tezi zayıflatan bulgular

Üçünü kaydetmek gerekiyor, çünkü bu tartışma popüler yazıda tek yönlü aktarılıyor.

Birincisi ve en önemlisi: empati genel olarak yardım davranışını öngörüyor. Yetmiş binden fazla katılımcıyı birleştiren güncel bir meta-analiz, empati ile hayırseverlik arasında orta düzeyde olumlu bir ilişki buluyor. “Daha az zarar” tarafı ise daha zayıf: empati ile saldırganlık arasındaki ilişki küçük çıkıyor. Yönü açık, ama büyüklüğü ölçüme ve bağlama göre değişiyor. Yazının tezi bu ilişkiyi ortadan kaldırmıyor. “Empati kötüdür” biçimindeki popüler özet, bulguların taşıdığından fazlasını söylüyor; sorun empatinin varlığı değil, tek başına bir rehber sayılması.

İkincisi, empatinin sabit bir miktar olmadığını savunan bir hat var: kime ne kadar empati duyulacağı düzenlenebiliyor, öğrenilebiliyor ve bağlama göre değişiyor. İnsanlar zahmetli bulduklarında empatiden kaçınabiliyor, değerli bulduklarında ise ona yönelebiliyor. Bu doğruysa, projektörün nereye tutulacağı kaderin değil çabanın konusu.

Üçüncüsü, şefkat eğitimi çalışmalarının çoğu küçük örneklemli ve kısa vadeli; ölçümler çoğunlukla laboratuvarda ve eğitimden hemen sonra yapılıyor. Yönleri tutarlı görünüyor, ama “empati yerine şefkat” biçiminde net bir reçete verecek kadar güçlü değiller. Bu ayrımın gündelik ilişkilerde aylar boyunca nasıl işlediği hakkında elimizde az veri var.

Sonuç

Empatinin karşısında olmak için bir neden yok. Ama “daha çok empati” tek başına bir hedef değil, çünkü hangi empatiden söz edildiğini söylemiyor.

Ölçümlerin işaret ettiği ayrım şu: başkasının acısını paylaşmak ile onun iyiliğini istemek aynı şey değil ve aynı sonucu vermiyor. Birinin beklentisine göre davranmanın yorgunluğu ise bambaşka bir mesele ve sitede ayrıca ele alındı (bkz. “Herkesi Memnun Etmeye Çalışmak Neden Yorar?“). Birincisi yoğunlaştığında kişiyi geri çekilmeye itebiliyor; ikincisi yaklaşmayı sürdürebiliyor.

Pratikte fark, bir yakınının kötü bir haberini duyduğunuzda kendinizi nerede bulduğunuzda beliriyor. Onunla birlikte çökmek dayanışma gibi görünür ama çoğu zaman iki kişilik bir çukur açar ve bir süre sonra o çukurdan kaçma isteği doğar. Yanında durup ne yapılabileceğine bakmak daha soğuk görünür; oysa kısa vadeli deneylerin ölçtüğü şey tersini söylüyor — aynı sıkıntıyı yoğun biçimde paylaşmak, yardım etmenin ön koşulu değil.

Ve şunu da eklemek gerekiyor: empati bir karakter sınavı değil. Birinin acısını aynı yoğunlukta hissetmemek onu umursamamak anlamına gelmiyor — tıpkı yoğun biçimde hissetmenin, yardım edileceği anlamına gelmediği gibi. Ölçülen şey, ne kadar hissedildiği değil; hissedilenin nereye bağlandığı.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır ve empati kurmaktan kaçınmayı öneren bir metin değildir. Burada aktarılan bulgular grup ortalamalarıdır; kimin hangi durumda ne hissedeceğini önceden söylemezler. Bir yakınınızın acısını taşımak sizi tüketiyorsa ya da başkalarının duygularından uzaklaşma isteği sürüp gidiyorsa, bunu bir karakter sorunu gibi ele almak yerine bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak daha güvenilir bir yoldur.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Aynı katılımcılara önce empati sonra şefkat yönelimli kısa eğitim verildiğinde duygulanımın yön değiştirdiğini bildiren Olga Klimecki, Tania Singer ve arkadaşlarının çalışması ile kısa şefkat eğitiminin laboratuvar oyunundaki yardım davranışını artırdığını bildiren ve ayrı bir örneklemle yürütülen Susanne Leiberg, Klimecki ve Singer’ın çalışması; kişisel sıkıntı ile empatik ilgiyi ayıran ve yardımın ortamdan kaçmanın kolaylığına göre değiştiğini gösteren C. Daniel Batson’ın kaçış paradigması deneyleri; kimliği belli tek kurban etkisinin önkayıtlı ve büyük örneklemli yeniden denemelerde üretilemediğini bildiren replikasyon çalışmaları ve bu alandaki meta-analizin yayın yanlılığı açısından yeniden incelenmesi; buna karşılık ihtiyaç sahibi sayısı arttıkça yardım niyeti ve davranışının azalabildiğini bildiren sayıya duyarsızlık meta-analizi; empatinin sabit bir kapasite olmadığını, düzenlenebildiğini ve zahmetli bulunduğunda ondan kaçınıldığını savunan Jamil Zaki’nin çalışmaları; empati ile hayırseverlik arasındaki ilişkiyi yetmiş binden fazla katılımcı üzerinden birleştiren güncel meta-analiz ile empati ile saldırganlık arasındaki ilişkinin küçük çıktığını bildiren daha eski meta-analiz; ve empatinin karar verme üzerindeki etkisini tartışan Paul Bloom’ın kuramsal eleştirisi.