Bu soruyu soran ailelerin çoğu, cevabı zaten bir yerden duymuş oluyor. Genellikle şu biçimde: “Kafası karışır. Önce bir dili düzgün öğrensin, sonrasına bakarız.”
Tavsiye bazen komşudan, bazen bir akrabadan, bazen de — bunu söylemek gerekiyor — bir uzmandan geliyor. Yurt dışında yaşayan Türk ailelere hâlâ sık sık “evde Türkçe konuşmayın” deniyor.
Bu tavsiyenin arkasında hiçbir sağlam bulgu yok. Üstelik bedeli olan bir tavsiye.
Mit nereden geliyor?
Kaynağı bir yanılgı değil, bir ölçüm hatası.
Yirminci yüzyılın başında iki dille büyüyen çocuklar sınandığında düşük sonuçlar çıktı ve bundan “iki dil zihni zorluyor” sonucu çıkarıldı. Sonradan anlaşıldı ki bu çalışmaların çoğu göçmen çocuklarını, yeni öğrendikleri dilde ve çoğu zaman yoksulluk koşullarını hesaba katmadan ölçüyordu.
Yani ölçülen şey iki dillilik değil, çocuğun henüz zayıf olduğu bir dildeki performansıydı. Ölçme aracının neyi ölçtüğünü sorgulamamak, psikolojide tekrar tekrar karşımıza çıkan bir sorun (bkz. “IQ Zekâyı Ölçer mi?”).
Mit bir kez yerleşince, kendini besleyen bir hâl aldı: Gecikme yaşayan iki dilli bir çocuk görüldüğünde suçlu belliydi. Aynı gecikmeyi yaşayan tek dilli çocuklar ise başka açıklamalarla anlaşılıyordu.
Kilometre taşları geciktiriyor mu?
Hayır.
Dil gelişiminin büyük dönemeçleri iki dille büyüyen çocuklarda da aynı takvimde ilerliyor: Agulama aynı aylarda başlıyor. İlk kelime yaklaşık bir yaş dolayında geliyor. İki kelimeyi birleştirme çoğunlukla bir buçuk-iki yaş arasında görülüyor.
Bunlar geniş aralıklar; tek dilli çocuklarda da öyle. İki dilli olmak bu aralıkları kaydırmıyor.
Peki neden “kelimesi az” görünüyor?
İşte mitin en inandırıcı göründüğü yer burası. Ve cevabı bir kez duyunca çok basit.
İki dille büyüyen bir çocuğun tek bir dildeki kelime dağarcığı, o dili tek başına konuşan yaşıtınınkinden daha küçük olabilir. Bu doğrudur ve beklenendir.
Ama iki dildeki kelimeler birlikte sayıldığında tablo değişiyor: toplam kavram dağarcığı yaşıtlarıyla karşılaştırılabilir düzeyde çıkıyor.
Nedeni aritmetik. Çocuğun günü yirmi dört saat. Tek dilli bir çocuk o saatlerin tamamını tek bir dile ayırıyor; iki dilli çocuk bölüştürüyor. Kelimeler kaybolmuyor, dağılıyor.
Sorun burada değil. Sorun, çocuğun yalnızca bir dilde ölçülüp “geride” ilan edilmesinde. Bir çocuğu sadece okulda konuştuğu dilde sınayıp evdeki dilini hesaba katmamak, elindekinin yarısını saymamak demek.
Karıştırması kafa karışıklığı mı?
Ailelerin en çok tedirgin olduğu şey bu: Çocuk aynı cümlede iki dili birden kullanıyor.
Bu davranışın adı var ve bir karışıklık belirtisi değil. İki dilli çocuklar dilleri kurallı biçimde harmanlıyor: her iki dilin dilbilgisine de uyuyorlar, gelişigüzel değil sistemli değiştiriyorlar. Bir kelime henüz bir dilde yoksa diğerinden ödünç alıyorlar — ki bu, çözüm üretmek demek.
Üstelik iki dilli yetişkinler de aynısını yapıyor, hem de kimse “kafası karışmış” demeden.
Dilleri ayırt etme becerisi de sanılandan çok erken görünüyor. Bebekler daha ilk aylarda, ritmik yapısı farklı iki dili birbirinden ayırt edebiliyor. Yani çocuk iki dili tek bir bulamaç gibi almıyor; en baştan iki ayrı sistem kuruyor.
Ya gerçekten bir gecikme varsa?
Bu, yazının en önemli bölümü — çünkü buradaki yanlış adım pahalıya mal oluyor.
Dil bozukluğu görülme oranı iki dilli çocuklarda tek dillilerdekiyle aynı. İki dillilik dil bozukluğuna yol açmıyor.
Ama şu da doğru: İki dilli bir çocukta gerçek bir dil bozukluğu olabilir. Ve o zaman kritik olan şu ölçüt: gerçek bir dil bozukluğu her iki dilde birden görünür. Çocuk yalnızca bir dilde zorlanıyorsa, aradığımız şey büyük olasılıkla bozukluk değil, o dile yeterince maruz kalmamış olmak.
Buradan çok pratik bir sonuç çıkıyor: Dillerden birini bırakmak, bir dil bozukluğunu düzeltmez. Bozukluk dile değil çocuğa aittir; dil sayısını azaltmak yalnızca çocuğun elindeki araçları azaltır.
Bedeli de küçük değil. Ev dili bırakıldığında çocuk çoğu zaman büyükanne ve büyükbabasıyla, akrabalarıyla, kendi ailesinin duygusal diliyle bağını kaybediyor. Anne babanın da en rahat konuştuğu dilde değil, zorlandığı bir dilde çocuk yetiştirmesi isteniyor — bu da iletişimin kendisini yoksullaştırıyor.
Ters yöndeki mit: “İki dil çocuğu zekileştirir”
Bu yazının tek yönlü olmaması gerekiyor, çünkü karşı taraftaki abartı da yaygın.
Son yirmi yılda iki dilliliğin dikkat ve zihinsel esneklik gibi becerileri güçlendirdiği çokça duyuldu. Bulgu ilgi çekiciydi ve hızla yayıldı.
Sonra tablo karıştı. Daha büyük örneklemli ve daha titiz çalışmalar bu üstünlüğü çoğunlukla bulamadı. Yayın kayması de ortaya çıktı: Etki bulan çalışmaların yayımlanma ihtimali, bulamayanlarınkinden belirgin biçimde yüksekti (bkz. “Psikolojinin ‘Replikasyon Krizi’ Nedir?”).
Bugünkü dürüst özet şu: İki dilliliğin genel zihinsel becerilere kayda değer bir katkısı olduğu gösterilememiştir.
Ama bunun bir önemi yok. Çünkü iki dilliliğin asıl kazancı zaten test puanı değil: bir dil daha. İnsanlarla, bir aileyle, bir kültürle kurulan bağ. Bunu haklı çıkarmak için ayrıca zihinsel bir prim aramaya gerek yok.
Ne gerçekten fark yaratıyor?
Çocuğun her iki dilde nereye varacağını belirleyen şey epeyce sade: ne kadar ve ne nitelikte dile maruz kaldığı.
Bu, birkaç noktayı beraberinde getiriyor.
Etkileşim şart, ekran değil. Küçük çocuklar dili canlı karşılıklılıktan öğreniyor. Bebeklerle yapılan bir çalışmada, yeni bir dile canlı bir insanla maruz kalan bebekler o dilin seslerini ayırt etmeyi öğrendi; aynı içeriği videodan izleyenlerde bu öğrenme görülmedi. Çizgi film bir dil kaynağı değil.
Katı kurallar zorunlu değil. “Anne hep bir dil, baba hep öteki dil” bilinen bir yöntemdir ama bir şart değildir. Ailelerin çoğu duruma göre karma düzenler kurar ve bu düzenler de işe yarar. Belirleyici olan katılık değil, süreklilik.
Zayıf kalan dili beslemek gerekir. Genellikle ev dili zayıflar, çünkü okul ve arkadaş çevresi öbür dili baskın hâle getirir. Kitap, hikâye, akraba görüşmeleri, o dilde geçirilen tatiller — hepsi doğrudan girdi demek.
Geç kalınmış sayılmaz. Erken yaşın bazı kolaylıkları var, özellikle telaffuzda. Ama dil öğrenme kapısı bir yaşta kapanmıyor; ilerleyen yaşlarda da öğrenme sürüyor (bkz. “Yaşlılıkta Öğrenme Durur mu?”). “Şu yaşı kaçırdıysak bitti” cümlesi, erken çocukluk üzerine kurulan kader anlatısının bir başka biçimi (bkz. “Erken Çocukluk Kaderi Belirler mi?”).
“Haftada üç saat İngilizce” iki dillilik midir?
Türkiye’de bu soru çok soruluyor ve aslında başka bir soru. Karıştırıldığı için de gereksiz kaygı üretiyor.
İki dille büyümek, iki dilin de çocuğun gündelik hayatında düzenli ve anlamlı biçimde bulunması demek: konuşulan, oynanan, kızılan, sevilen bir dil. Bu yazıdaki bulgular bunun hakkında.
Haftada birkaç saatlik ders ise bambaşka bir süreç: yabancı dil öğretimi. Girdi hem çok daha az hem de gündelik hayata bağlı değil.
Bu ayrımın iki sonucu var. Birincisi: Haftada üç saatlik bir kurstan iki dillilik beklenmez. Akıcı konuşan bir çocuk çıkmadığında kabahat çocukta ya da öğretmende değil, aritmetiktedir.
İkincisi ve rahatlatıcı olanı: O kadar az girdi, çocuğun ana dilini de etkilemez. “Kafası karışır” korkusu buraya hiç uymuyor. Baskın dili yerli yerinde duran bir çocuk için haftada birkaç saat ikinci dil, ana dili açısından tümüyle zararsız — çocuk zorlanmıyorsa ve bu saatler oyunun yerini almıyorsa.
Ne zaman bir uzmana başvurmalı?
Buradaki tehlike, “iki dillilik geciktirmez” cümlesini gerçek bir gecikmeyi görmezden gelmek için kullanmak. İki dilli bir çocukta da dil bozukluğu olabilir ve erken değerlendirme değerlidir.
Şu durumlar, çocuk kaç dil duyuyor olursa olsun değerlendirme gerektirir:
On iki aya kadar hiç agulama ya da ses taklidi yoksa. On sekiz ay dolayında hiç anlamlı kelime yoksa. İki yaşında hiç iki kelimelik birleşim yoksa. Daha önce kazanılmış kelimeler ya da beceriler kaybolmuşsa. Çocuk adına tepki vermiyor, bakış izlemiyor, işaret etmiyorsa. Ya da işitmeyle ilgili bir kuşku varsa.
Bir de yönteme dair: Değerlendirme her iki dili birden ele almalı. Yalnızca tek dilde yapılan bir inceleme, iki dilli bir çocuğu olduğundan geride gösterir.
Sonuç
İki dille büyümek konuşmayı geciktirmiyor. Kilometre taşları aynı takvimde geliyor, karıştırma bir karışıklık değil, toplam kelime dağarcığı yaşıtlarıyla karşılaştırılabilir düzeyde ve dil bozukluğu oranı değişmiyor.
Ters yöndeki iddia da abartılı: İki dillilik çocuğu zekileştirmiyor. Verdiği şey daha somut — bir dil daha ve o dilin açtığı bağlar.
Belki de en çok tekrarlanması gereken cümle şu: Bir aileden kendi dilini bırakmasını istemek, çocuğa hiçbir şey kazandırmıyor. Kaybettirdiği ise ölçülebilir.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da değerlendirme yerine geçmez. Çocuğunuzun dil gelişimiyle ilgili bir kuşkunuz varsa — özellikle yukarıda sayılan durumlardan biri söz konusuysa — “iki dilli olduğu için böyle” diyerek beklemeyin; çocuk doktorunuza başvurun ve bir dil ve konuşma terapistine yönlendirilmeyi isteyin. Değerlendirmenin çocuğun duyduğu dillerin tamamını kapsamasını talep etmek hakkınızdır. İşitme taraması, dil gecikmesi şüphesinde atılacak ilk adımlardan biridir.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: İki dilli çocuklarda dil kilometre taşlarının tek dillilerle aynı takvimde ilerlediğine ve dillerin en baştan ayrı sistemler olarak kurulduğuna ilişkin Fred Genesee’nin çalışmaları; iki dildeki kelimelerin birlikte sayıldığı “toplam kavram dağarcığı” ölçütü ve Barbara Zurer Pearson’ın bu alandaki araştırmaları; dil çıktılarını belirleyen şeyin girdinin miktarı ve niteliği olduğuna dair Erika Hoff’un çalışmaları; bebeklerin ritmik olarak farklı dilleri erken dönemde ayırt edebildiğini gösteren Janet Werker ve Núria Sebastián-Gallés’in bulguları; dil öğrenmede canlı etkileşimin gerekliliğini ve video yoluyla maruz kalmanın aynı sonucu vermediğini gösteren Patricia Kuhl ve arkadaşlarının bebek çalışması; dil bozukluğunun iki dilli çocuklarda her iki dilde birden göründüğüne ve dil sayısını azaltmanın bozukluğu düzeltmediğine ilişkin Johanne Paradis’in klinik araştırmaları; iki dilliliğin yürütücü işlevlere katkısına dair iddiaların yinelenme sorunları ve yayın kayması açısından tartışıldığı Angela de Bruin ile Kenneth Paap’ın çalışmaları; erken dönem iki dillilik araştırmalarının ölçüm ve örneklem sorunlarına ilişkin tarihsel değerlendirmeler ve Ellen Bialystok’un alanın gelişimine dair genel çerçevesi.




