İçeriğe geç
Anksiyete ve Kaygı

Deprem Kaygısı: Sürekli Tetikte Yaşamak

Deprem gerçek bir tehlike, ama sürekli tetikte olmak hazırlık üretmiyor: araştırmalar tehlikeye özgü kaygı ile hazırlık arasında çoğu zaman ters yönlü bir ilişki buluyor, ve farkı yapan şey kişinin elinden bir şey geldiğine inanıp inanmaması; kontrol davranışı ise hazırlığın yerine geçiyor, yerini tutmuyor.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu deprem kaygısı ve sürekli tetikte yaşamanın psikolojik etkileri üzerine hızlı bir durum değerlendirmesi. Gecenin köründe uyanıp son depremler listesine bakmanın bizi cidden koruyup korumadığını ve bu bitmek bilmeyen hazırda bekleme halinin zihnimize aslında ne yaptığını konuşacağız. İlk olarak hani ortada sarsıntı falan yokken yerin sallandığını hissedersiniz ya inanın bu delirdiğiniz anlamına gelmiyor. Uzmanlar buna deprem sonrası baş dönmesi diyor ve etkilenenlerin % kırkında görülebiliyor. Aslında bu iç kulağınız, gözleriniz ve bedeninizden gelen sinyallerin beyninizde yarattığı geçici bir karmaşadan ibaret. Yani hiç endişelenmeyin. Ölçülmüş, adı konmuş ve birkaç haftaya tamamen geçen son derece zararsız bir durum bu. İkinci olarak, kaygılı olursam hazırlıksız yakalanmam inancı koca bir efsane. Araştırmalara göre aşırı kaygılı kişiler acı gerçekle yüzleşmeyi ertelediği için çok daha az hazırlık yapıyor. Peki ama aradaki farkı tam olarak ne yaratıyor? Uzmanların algılanan yeterlilik dediği o ince çizgi. Eğer benim elimden bir şey gelir diyebiliyorsanız gidip o acil durum çantasını hazırlıyorsunuz. Ama zaten olan olur derseniz tehlikeyi değil inkar yoluyla sadece korkunuzu yönetmeye çalışıyorsunuz. Son olarak işte bu korkuyu yönetme çabası bizi büyük bir tuzağa çekiyor. Deprem uygulamasını günde 10 kez yenilemek hazırlık falan değil. Sonu gelmeyen bir kontrol döngüsüdür. Düşünün 2013 Boston saldırılarından sonra yapılan bir araştırma, günde 6 saat haber izlemenin olayı bizzat yaşamaktan bile daha fazla akut strese yol açtığını kanıtladı. İnanılmaz değil mi? Hazırlığın net bir bitiş noktası vardır. Dolabı duvara sabitlersiniz ve o iş biter. Ancak o haber döngüsü dipsiz bir kuyudur. Bu yüzden tekrarlayan bildirim akışını kapatıp gerçekten bitirebileceğiniz somut fiziksel hazırlıklara odaklanmalısınız. Sürekli Tetikte olmak insanı depreme falan hazır hale getirmiyor. Yalnızca deprem öncesindeki o güzelim yılları tüketiyor.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

Yatağın yanında hazır bekleyen ayakkabılar. Gece ikide uyanıp telefona uzanmak, son sarsıntı listesine bakmak. Ve arada bir, ortada hiçbir şey yokken yerin bir an kaydığı hissi.

Bu hâli yaşayan birine çevresinden gelen cümle çoğu zaman aynı: “Kafana takma.” Kişinin kendi cevabı da hazır: “Takmasam olmaz, tedbirli olmak lazım.”

İkisi de eksik. Buradaki mesele kaygının haklı olup olmadığı değil — deprem gerçek bir tehlike ve ne zaman olacağı bilinmiyor. Asıl soru şu: sürekli tetikte olmak insanı gerçekten hazırlıklı tutuyor mu?

6 Şubat 2023’ten sonra bu hâl yalnızca depremin vurduğu illerde konuşulmadı. Deprem bölgesi dışında yaşayan kişilerle yapılan çalışmalar da korku ve kaygı tepkileri bildirildiğini gösteriyor. Bunun ülke genelinde ne kadar yaygınlaştığını söyleyecek temsili veri ise yok; elimizdekiler görece küçük ve seçilmiş örneklemler. Yine de konunun tek bir bölgeyle sınırlı olmadığı açık.

Yerin sallanmadığı sallantılar

Önce en çok merak edilen, en az konuşulan şeyle başlayalım.

Büyük depremlerden sonra çok sayıda insan, ortada hiçbir sarsıntı yokken yerin salındığını hissediyor. His birkaç saniye sürüyor ve geçiyor. Alanyazında deprem sonrası baş dönmesi olarak adlandırılıyor, ve nadir değil: Japonya’dan Türkiye’ye, Nepal’den Gürcistan’a farklı bölgelerdeki çalışmaları birleştiren bir derleme, etkilenen nüfusun yüzde yirmi ile kırkı arasında bir orandan söz ediyor.

2016 Kumamoto depremlerinden sonra dört binden fazla kişiyle yapılan bir çalışmada, bu hissin ortaya çıkmasıyla ilişkili bulunan etkenler arasında kaygı, kulak çınlaması, otonom sinir sistemine bağlı belirtiler, deprem anında üçüncü kattan yukarıda bulunmak ve daha önce araç tutması yaşamış olmak vardı.

Öne çıkan açıklamalardan biri denge sistemiyle ilgili: gözden, iç kulaktan ve bedenden gelen bilgiler arasında geçici bir uyumsuzluk oluşuyor ve beyin bunu hareket diye okuyor olabilir. Ancak tek bir mekanizma gösterilmiş değil. Alanyazın iç kulak kaynaklı bozulmaları, eğilmiş ya da hasar görmüş yapıların yarattığı çevresel dengesizliği, otonom sistemi ve psikolojik zorlanmayı birlikte anıyor.

Bunun burada söylenmesinin sebebi şu: bu hissi yaşayan pek çok insan aklını kaçırdığını ya da abarttığını düşünüyor. Oysa ölçülmüş, adı konmuş ve çoğu durumda haftalar içinde geçen bir şey.

Aynı dönemde uyku da bölünüyor. Uyku düzeni bozulan bir insanda, uyanırken kıpırdayamama gibi ürkütücü ama zararsız yaşantıların olasılığı artar (bkz. “Uyku Felci (Karabasan) Nedir?“).

“Tetikte olmak beni hazırlıklı tutuyor”

Şimdi asıl iddiaya gelelim. Yaygın inanç şu: kaygı bir bedeldir ama işe yarar bir bedeldir; tetikte duran insan gafil avlanmaz.

Bu, sınanabilir bir iddia. Ve sınandı.

Kaygı, hazırlığı çoğu zaman artırmıyor

Sel, orman yangını ve deprem tehlikesi üzerine yapılan bir dizi çalışma, tehlikeye özgü kaygı ile hazırlık davranışı arasında ters yönlü bir ilişki buldu. Yani kaygısı yüksek olanlar ortalamada daha az hazırlık yapıyor.

Burada dürüst olmak gerekiyor, çünkü tablo tek yönlü değil. 1992 Erzincan depreminden on altı ay sonra 461 kişiyle yürütülen bir Türkiye araştırmasında korku, hazırlık davranışının anlamlı bir yordayıcısı çıkmıştı. Sel çalışmalarında da benzer sonuçlar var. Buna karşılık hiçbir ilişki bulamayan çalışmalar da var.

Ters yönlü ilişki için önerilen açıklama ilk bakışta ters görünüyor ama tanıdık: hazırlık yapmak, tehlikeyi ayrıntısıyla düşünmeyi gerektirir. Binanın raporunu istemek ya da çocuğun okulda kalması ihtimalini konuşmak, kişiyi tam da kaçındığı görüntüyle yüz yüze getirir. Önerilen açıklamaya göre kaygısı çok yüksek olan insan hazırlığı bu yüzden erteler; erteledikçe hazırlıksızlık duygusu büyür, o duygu da kaygıyı besler.

Yani “kaygı hazırlık üretir” de “kaygı hazırlığı engeller” de tek başına doğru değil. Arada, farkı yapan bir şey var.

Farkı yapan soru: “Elimden bir şey gelir mi?”

Bu farkı açıklamak için afet hazırlığı alanyazınının sık başvurduğu bir çerçeve var: algılanan tehdidi ve algılanan yeterliği birlikte ele alan bir model. Buradaki fikir, tehdidin büyüklüğünün tek başına yönü belirlemediği — kişinin elinden bir şey geldiğine inanıp inanmamasının da hesaba katılması gerektiği.

Yüksek tehlike, “yapabileceğim şeyler var” inancıyla birleştiğinde kişi tehlikeyi yönetmeye çalışır: binasını sorgular, çantasını hazırlar, tatbikat yapar.

Yüksek tehdit, “zaten olan olur” inancıyla birleştiğinde ise kişi tehlikeyi değil, korkuyu yönetmeye çalışır: konuyu tümden inkâr etmek ya da bilgiden kaçınmak gibi.

İki kayıt gerekiyor. Bu model aslında insanlara korku uyandıran mesajlar verildiğinde ne olduğunu açıklamak için geliştirildi; kendiliğinden gelen deprem kaygısına uygulanması bir genişletme. Ve önermeleri tartışmasız biçimde doğrulanmış değil — iki yolun birbirini dışladığı varsayımı bile sorgulanıyor. Yani elimizdeki kanıtlanmış bir mekanizma değil, tabloyu düzenleyen bir çerçeve.

Erzincan araştırmasının ayrıntısı da tam buraya oturuyor: orada korku tek başına değil, algılanan kontrolle birlikte yordayıcıydı. İki bulgu çelişmiyor; aynı şeyin iki yüzü.

Kontrol etmek hazırlık değildir

Uygulamayı günde on kez açmak. Her sarsıntıdan sonra “acaba öncü şok muydu” diye aramak. Yakınlara “bir şey olmaz değil mi?” diye sormak. Bunlar hazırlık gibi hissettiriyor, çünkü tehlikeyle ilgililer.

Ama yapıları farklı, ve bu yapı tanıdık: sağlık kaygısında belirti aramak da aynı döngüdür (bkz. “Her Belirtiyi Google’da Aramak Neden Rahatlatmaz? (Sağlık Kaygısı)“), yakınlardan güvence istemek de öyle (bkz. “Sürekli Güvence İstemek Kaygıyı Gerçekten Azaltır mı?“).

Ayırt edici ölçüt basit: hazırlığın bir bitiş noktası vardır, kontrolün yoktur. Çanta hazırlanır ve biter; su altı ayda bir tazelenir ve biter. Uygulama hiç bitmez.

Bitmemesinin sebebi de belli. Kontrol davranışı “şu anda bir şey oluyor mu?” sorusunu cevaplıyor, oysa kişinin asıl sorusu “ne zaman olacak?”. İkincisinin cevabı yok, o yüzden rahatlama dakikalarla ölçülüyor ve soru geri geliyor. Her dönüşünde de bir şey daha oluyor: davranış, kaygıyı yatıştıran şeyin kendisi diye kaydediliyor ve bırakması zorlaşıyor.

Ekranın payı

Toplu felaketlerden sonra ekran başında geçirilen sürenin kendisi bir maruziyet biçimi. 2013’teki Boston saldırılarından sonra 4.675 kişiyle yapılan ve olay öncesi ruh sağlığı verileri kontrol edilen bir çalışmada, günde altı saat ve üzeri haber takibi, olaya doğrudan maruz kalmaktan daha yüksek akut stresle ilişkili bulundu.

Bir kayıt düşmek gerekiyor. Aynı ekibin üç yıl boyunca dört ölçüm alan sonraki çalışması, ilişkinin çift yönlü olduğunu gösterdi: sıkıntı haber tüketimini artırıyor, tüketim de bir sonraki olaya verilen tepkiyi büyütüyor. Yani tek yönlü bir neden değil, bir döngü. Ama döngü olması onu daha az değil, daha çok kırılası yapıyor — çünkü döngüye her iki uçtan da müdahale edilebilir.

Buradaki ayrım bilgi ile tekrar arasında. Bir depremin büyüklüğünü ve yerini öğrenmek bilgidir, bir kez öğrenilir. Enkaz görüntüsünü onuncu kez izlemek yeni bir bilgi vermez; yalnızca olayı bitmemiş hâlde tutar.

Peki ne yapılır?

Hazırlığı bitir ve kapat. Çanta, sabitlenmiş dolaplar, binanın durumu. Bunların hepsi biten işlerdir; bittiğinde listeyi kaldır.

Kontrol davranışını fark et ve say. Günde kaç kez uygulamaya bakıldığını bir hafta yazmak, çoğu insan için tek başına ayıltıcı olur.

Habere sınır koy, ama doğru yerden. Güvenlik için gereken bilgi AFAD ve diğer resmî kaynaklardan takip edilir; aktif bir acil durum, artçı dizisi ya da resmî uyarı varsa bu sınırlama duyuruları kapsamaz. Sınırlanacak olan şey yeni bilgi vermeyen tekrardır: aynı görüntünün ve aynı yorumun döngüsü.

Evdekilerle bir plan yap. Buluşma noktası, ulaşılamazsa aranacak kişi, çocuğun okulundaki prosedür. Bunun iki işlevi var: gerçekten işe yarıyor, ve “elimden bir şey gelmiyor” duygusunu doğrudan aşındırıyor — yani yukarıdaki ayrımın hazırlık tarafına geçiriyor.

Uykuyu koru. Uyku bozulduğunda kaygı büyür, kaygı büyüdüğünde uyku daha da bozulur; bu döngü de iki uçlu.

Belirsizliğin kendisiyle ne yapılacağı ayrı bir konu (bkz. “Belirsizlik Kaygısı: “Ne Olacak?” Sorusu Neden Tüketir?“). Korku ile kaygı arasındaki ayrım da burada işe yarar (bkz. “Korku ve Kaygı Aynı Şey midir?“): sarsıntı anındaki korku işini yapıyor, sarsıntı olmayan günlerdeki kaygı ise ancak hazırlığa dönüştüğü ölçüde işini yapıyor.

Sonuç

Tetikte olmak bir hazırlık biçimi değil. Hazırlık bir hazırlık biçimi, ve ikisi birbirinin yerine geçmiyor — hatta çoğu zaman biri ötekinin yerini alıyor.

Deprem kaygısının kaynağı gerçek. Kişinin ondan kurtulması da beklenmiyor. Beklenebilecek olan şu: kaygının, kişiyi elinden geleni yapmaya götürüp orada durması.

Sürekli tetikte olmak insanı depreme hazır hâle getirmiyor. Yalnızca depremden önceki yılları tüketiyor.


Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır; tanı, değerlendirme ya da tedavi yerine geçmez ve burada anlatılanlar kişisel bir öneri olarak okunmamalıdır. Depremden sonra ortaya çıkan kaygı, uyku bozulması ve tetikte olma hâli çok yaygındır ve çoğu insanda zamanla geriler. Ancak bu durum aylardır sürüyorsa, evden çıkmayı, çalışmayı, okula gitmeyi ya da uyumayı belirgin biçimde engelliyorsa, işlevselliği bozacak kadar yoğunsa veya kişi kendini sürekli kötü hissediyorsa, bir psikiyatri hekimi ya da klinik psikologla görüşmek gerekir; bu tür durumlar için etkinliği gösterilmiş yaklaşımlar vardır ve yardım almak beklemekten daha iyi sonuç verir. Depremi doğrudan yaşamış, yakınını ya da evini kaybetmiş kişilerin durumu bu yazının kapsamı dışındadır ve ayrı bir destek alanıdır. Çocuklarda ve ergenlerde belirtiler yetişkinlerdekinden farklı görünebilir; bir değişiklik fark edildiğinde bir uzmana danışmak yerinde olur. Kendinize ya da bir başkasına zarar verme düşünceniz varsa bu, beklenecek bir durum değildir; vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurun.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Takao Miwa ve arkadaşlarının deprem sonrası baş dönmesi sendromunu ve yaygınlığını derleyen 2025 tarihli çalışması ile 2016 Kumamoto depremlerinin ardından dört binden fazla kişiyle yürütülen ve hissin ilişkili olduğu etkenleri belirleyen araştırma; Kim Witte’in 1992’de Communication Monographs’ta ortaya koyduğu ve algılanan tehdit ile algılanan yeterliğin birlikte tehlikeyi yönetme ya da korkuyu yönetme yollarından birine götürdüğünü öne süren genişletilmiş paralel süreç modeli ile Lucy Popova’nın 2012’de bu modelin on iki önermesinden hiçbirinin tartışmasız ampirik destek almadığını gösteren değerlendirmesi; Douglas Paton ve arkadaşlarının afete hazırlığı toplumsal-bilişsel bir süreç olarak ele alan çalışmaları ve tehlikeye özgü kaygı ile hazırlık arasındaki ters yönlü ilişkiyi sel, orman yangını ve deprem bağlamlarında derleyen değerlendirmeleri; buna karşılık Ahmet Rüstemli ve Nuray Karancı’nın 1992 Erzincan depreminden on altı ay sonra 461 kişiyle yürüttüğü ve korku ile algılanan kontrolü hazırlığın yordayıcıları olarak bulan Journal of Social Psychology araştırması; E. Alison Holman, Dana Rose Garfin ve Roxane Cohen Silver’ın 2013 Boston saldırılarından sonra 4.675 kişiyle yürüttüğü ve yoğun haber takibini akut stresle ilişkilendiren PNAS çalışması ile Rebecca Thompson ve arkadaşlarının aynı örneklemi üç yıl boyunca izleyerek ilişkinin çift yönlü olduğunu gösteren Science Advances çalışması.