Saat 23.40. Göz kapağı birkaç gündür seğiriyor. Küçük bir şey. Telefona uzanılıyor, arama kutusuna iki kelime yazılıyor.
Kırk dakika sonra kişi hâlâ uyanık. Ama artık seğirmeyi değil, kollarını izliyor. Bir de az önce hiç fark etmediği bir yorgunluğu.
Bu tabloda tuhaf olan şey, aramanın amacına ters çalışmasıdır. Kişi rahatlamak için arar, daha kaygılı kalkar. Bunun nedeni bilgiye ulaşmanın kötü bir şey olması değildir. Sorun, arama motorunun bir teşhis makinesi gibi kullanılmasıdır.
Arama sonuçları bir olasılık sıralaması değildir
Bir hekim belirtiyi değerlendirirken iki şeyi birden hesaba katar: belirtinin neye işaret edebileceği ve o hastalığın toplumda ne sıklıkta görüldüğü. İkincisine temel oran denir ve teşhisin yarısı odur. Arama motoru ikincisiyle hiç ilgilenmez. Onun ölçtüğü şey, iki kelimenin metinlerde ne sıklıkta yan yana geçtiğidir.
2009’da yayımlanan geniş ölçekli bir çalışma farkı sayılarla gösterdi. Baş ağrısı ile beyin tümörünün internet genelinde birlikte geçme oranı yüzde 3’tü; ama “baş ağrısı” aramasının ilk sonuçlarında bu oran yüzde 26’ya çıkıyordu. Oysa bir yıl içinde beyin tümörü görülme sıklığı on binde bir civarındadır. Kas seğirmesinde tablo daha da keskindi: internet genelinde yüzde 7 olan seğirme–ALS birlikteliği, arama sonuçlarında yüzde 50’ye çıkıyordu. ALS’nin yıllık görülme sıklığı ise elli beş binde bir dolayındadır.
Aynı çalışmanın 515 kişilik anketinde şu çıktı: on kişiden yaklaşık dokuzu, sıradan bir belirtiyi ararken en az bir kez ciddi bir hastalığın sayfasına geçtiğini söyledi. Dörtte biri, arama motorunu belirtileri girip olasılığa göre sıralanmış bir hastalık listesi beklediği bir uzman sistem gibi kullandığını kabul etti.
O çalışma eski ve arama motorları o günden bu yana çok değişti. Değişmeyen şey mantıkta: sıralama bir olasılık sıralaması değil, ilgililik sıralamasıdır. Nadir ama ciddi hastalıklar hakkında çok yazılır; kafein yoksunluğu hakkında az. Bir şeyin çok yazılmış olması, çok görülüyor olması demek değildir.
Rahatlama neden on dakika sürüyor?
Aramanın kısa vadeli bir işlevi vardır. Kişi aradığı cümleyi bulur — “çoğu zaman zararsızdır” — ve gerçekten rahatlar. Asıl sorun, rahatlamanın kendisinin sorunu beslemesidir.
Sağlık kaygısının bilişsel modelini kuran çalışmalar, güvence aramanın obsesif kompulsif bozukluktaki ritüellerle aynı işi gördüğünü söyler. Anlık rahatlama sağlar, ama aynı anda şu dersi de verir: “Demek ki bakmam gerekiyormuş.” Bir sonraki huzursuzlukta eşik düşer. Arama sıklaşır, rahatlama kısalır. bkz. “Sürekli Güvence İstemek Kaygıyı Gerçekten Azaltır mı?“
İnternette olan biten, bu mekanizmanın hızlandırılmış hâlidir. Güvence isteyecek bir insan bulmak gerekmez; gece yarısı sınırsız kaynak vardır. Ve her kaynak biraz farklı bir şey söylediği için, aramayı bitiren cümle hiçbir zaman gelmez. Kişi kapatır, ama ikna olduğu için değil, yorulduğu için kapatır.
Aramak belirtiyi büyütür
İkinci mekanizma bedenle ilgilidir ve daha az bilinir. Dikkat bir bölgeye yöneldiğinde oradan gelen sinyal daha güçlü hissedilir. Bunu şu anda deneyebilirsiniz: sol ayak bileğinize dikkat verin. Birkaç saniye içinde orada olduğunu bilmediğiniz bir gerginlik, bir sızı ya da bir sıcaklık belirir.
Alanyazın buna bedensel duyum büyütmesi diyor. Sağlık kaygısı yüksek kişiler, başkalarının fark bile etmeyeceği duyumları yoğun ve rahatsız edici olarak yaşıyor. Yeni çalışmalar farkın algı keskinliğinden çok yorumlamada olduğunu düşündürüyor: kişi bedenini daha iyi duymuyor, duyduğunu daha tehlikeli okuyor.
Döngü böyle kapanıyor: arama, belirtiyi izlemeye yol açıyor; izlenen belirti belirginleşiyor; belirginleşen belirti yeni arama gerektiriyor. Üstelik kaygının kendisi bedensel belirti üretir — çarpıntı, nefes darlığı, mide bulantısı. Bunlar da aranacak yeni malzeme olur. bkz. “Panik Atak Tehlikeli midir?“
Aranan şey bilgi değil, kesinlik
Aramanın gerçek hedefi çoğu zaman bilgi değildir. Hedef şudur: bunun ciddi bir şey olmadığından kesin olarak emin olmak.
Böyle bir cümle tıpta yoktur. Hiçbir kaynak “sizde kesinlikle yok” diyemez, çünkü kaynak sizi görmemiştir. Hekim bile olasılıkla konuşur. Yani arama, hiçbir zaman verilemeyecek bir şeyi almak için yapılır — ve karşılıksız kalır.
Araştırmaların işaret ettiği belirleyici etken burada devreye giriyor: belirsizliğe tahammülsüzlük. İnternette sağlık bilgisi aramak herkeste kaygı üretmiyor. Belirsizliğe tahammülü düşük olanlarda arama sıklığı ile sağlık kaygısı birlikte yükseliyor; tahammülü yüksek olanlarda bu bağ belirgin biçimde zayıflıyor. Sorunu yaratan aramanın kendisi değil, aramaya yüklenen görev. bkz. “Belirsizlik Kaygısı: “Ne Olacak?” Sorusu Neden Tüketir?“
Ne zaman “siberkondri” olur?
Alanyazın bu örüntüye siberkondri diyor: sağlıkla ilgili aramanın kaygıyı azaltmak yerine artırdığı, buna rağmen sürdürüldüğü durum. Ölçme araçları geliştirildi; kavramın sağlık kaygısının bir parçası mı yoksa ayrı bir olgu mu olduğu hâlâ tartışılıyor.
Sınır şurada: herkes ara sıra belirti aratır, bu ne hastalıktır ne de bir sorun işaretidir. Tabloyu değiştiren üç şey birlikte görülür — arama planlanmadan başlayıp saatlerce sürüyorsa, muayene ve tahlil sonuçları normal çıktığı hâlde ikna etmiyorsa, uyku, iş ya da ilişkiler daralmaya başladıysa. bkz. “OKB Sadece “Titizlik” midir?“
Ne işe yarıyor? Aramayı yasaklamak değil; yasaklar geri teper. İşe yarayan şey aramanın işlevini değiştirmek. Kararlaştırılmış bir gecikme koymak (“yarın öğlen bakacağım”) çoğu zaman en pratik ilk adımdır, çünkü kaygının kendiliğinden gerilemesine yer bırakır. Tek bir güvenilir kaynağı bir kez okuyup kapatmak, bedeni kontrol etme sıklığını azaltmak da aynı yöne çalışır. Kontrolü bırakmak başlangıçta kaygıyı artırır; asıl bulgu, bu artışın kalıcı olmamasıdır.
Bir de ters yön var ve atlanmaması gerekiyor: sağlık kaygısı bazen gerçek belirtileri de görünmez kılar. Her şeyi “kaygıdır” diye kapatmak, aramaya boğulmak kadar riskli olabilir. bkz. “Kronik Yorgunluk: Tembellik mi, Gerçek Bir Durum mu?“
Sonuç
Arama motoru bir hekim değildir. Sonuç sıralaması bir olasılık listesi değildir. Ve “kesin emin olmak”, hiçbir aramanın verebileceği bir şey değildir.
Sağlık kaygısı bir abartı ya da saflık değil; dikkatin bedene, aramanın kesinliğe kilitlendiği tanınabilir bir örüntüdür. Örüntü tanındığında yön değiştirebilir — ama bu, daha iyi arama yaparak değil, aramanın bıraktığı boşluğa tahammül ederek olur.
Belki en kullanışlı ayrım şu: Belirti hekime götürülür. Hekim baktıktan sonra da geçmeyen şey belirti değil, kaygıdır — ve onun da ayrı bir adresi vardır.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; muayene, tanı ya da tıbbi değerlendirme yerine geçmez. Buradaki hiçbir cümle bir belirtiyi önemsizleştirmek için yazılmadı: bedensel belirtilerin değerlendirileceği yer internet değil, hekimdir. Yeni başlayan, giderek artan ya da gündelik işlevinizi bozan belirtilerde bir hekime başvurun; göğüs ağrısı, nefes darlığı, ani ve şiddetli baş ağrısı, konuşma ya da güçte ani kayıp gibi durumlarda beklemeden 112’yi arayın. Öte yandan muayene ve tetkikleriniz normal çıktığı hâlde hastalık kaygısı sürüyorsa, günlük yaşamınızı daraltıyorsa ya da tekrarlayan arama ve kontrol etme davranışına dönüştüyse, bu da başlı başına ele alınabilir bir durumdur ve etkili psikolojik yaklaşımları vardır; bir ruh sağlığı uzmanına başvurun. İnternetteki belirti tarayıcıları ve testler geçerli bir değerlendirme sağlamaz.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Ryen White ve Eric Horvitz’in siberkondri terimini alanyazına taşıyan, arama günlükleri ile 515 kişilik bir anketi birleştiren ölçekli çalışması ve belirti–hastalık birlikte geçme oranlarını gerçek görülme sıklıklarıyla karşılaştıran tablosu; Paul Salkovskis ve Hilary Warwick’in güvence aramayı obsesif kompulsif ritüellerle aynı işlevde gören yaklaşımı ile sağlık kaygısını bedensel duyumların yanlış yorumlanmasına dayandıran bilişsel modeli; Arthur Barsky ve arkadaşlarının bedensel duyum büyütmesi kavramı ve bunun algı keskinliğinden çok yorumlama yanlılığıyla açıklandığına ilişkin sonraki tartışma; Thomas Fergus’un belirsizliğe tahammülsüzlüğün, internette sağlık araması ile sağlık kaygısı arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir etken olduğunu gösteren çalışması; Vladan Starcevic ve David Berle’in siberkondrinin kavramsallaştırılmasına ilişkin gözden geçirmesi ile Eoin McElroy ve Mark Shevlin’in geliştirdiği Siberkondri Şiddet Ölçeği; Hannah Semigran ve arkadaşlarının çevrim içi belirti tarayıcılarının doğru tanıyı ilk sırada ancak üçte bir oranında verdiğini gösteren denetim çalışması; hipokondriyazis tanısının DSM-5 ile kaldırılıp somatik belirti bozukluğu ve hastalık kaygısı bozukluğu olarak ikiye ayrılması; Amos Tversky ve Daniel Kahneman’ın temel oranın ihmali ve ulaşılabilirlik yanlılığı kavramları; sağlık kaygısına yönelik internet temelli bilişsel davranışçı terapi çalışmalarının siberkondri ölçümlerinde de düzelme göstermesi.




