İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme.
Psikolojiden gündelik dile geçmiş en yaygın beş kelime herhalde bunlar. Dizilerde geçiyor, taziye mesajlarında geçiyor, bazen doğrudan yas tutan kişiye soru olarak soruluyor: “Sen hangi aşamadasın?”
Modelin iki sorunu var. Birincisi, kaynağında yas hakkında değil. İkincisi, en çok sınandığı çalışmadan çıkan tablo, popüler anlatımdan hayli farklı.
Model aslında neyi anlatıyordu?
Beş aşama, İsviçreli psikiyatr Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli On Death and Dying kitabından geliyor. Kitap ölümcül hastalığı olan hastalarla yapılmış görüşmelere dayanıyordu ve anlattığı şey insanın kendi ölümüyle yüzleşme süreciydi.
Yani model, ölmekte olan kişi içindi; geride kalan kişi için değil. Biri kendi sonunu bekliyor, diğeri olup bitmiş bir kaybı yaşıyor. Kübler-Ross aşamaları yasa ancak 2005’te, David Kessler’la yazdığı ikinci kitapta taşıdı.
Üstelik o kitapta yazdığı şey, modelin bugün kullanıldığı biçime doğrudan itirazdı. Aşamaların yanlış anlaşıldığını, dağınık duyguları düzgün paketlere yerleştirmek için tasarlanmadığını ve tipik bir kayıp olmadığı gibi tipik bir tepki de olmadığını söyledi.
Veri ne gösterdi?
Aşama kuramı, popülerliğine rağmen uzun süre sınanmadı. En bilinen sınama 2007’de yayımlandı: Yale Yas Çalışması kapsamındaki 233 katılımcının, kayıptan sonraki birinci ile yirmi dördüncü ay arasındaki farklı zamanlarda yapılmış değerlendirmeleri incelendi ve beş gösterge ölçüldü — inançsızlık, özlem, öfke, depresyon, kabullenme.
Modelle çelişen kısım, araştırmacıların kendi ifadesiyle “aşama kuramının tersine” diye başlıyor: inançsızlık başlangıçtaki baskın gösterge değildi. Baskın olan kabullenmeydi — ilk aydan itibaren en yüksek puanlı tepkiydi ve zamanla artmaya devam etti. En yüksek puanlı olumsuz gösterge ise iki yıl boyunca özlem oldu. Özlem, beş aşamanın hiçbirinde yer almıyor.
Modelle örtüşen kısım da var ve saklanmamalı. Göstergeler yükseliş ve düşüş eğrileri hesaba katılarak yeniden ölçeklendiğinde, tepe noktaları kuramın öngördüğü sırayla dizildi: inançsızlık ilk aydan itibaren azalıyor, özlem dördüncü, öfke beşinci, depresyon altıncı ayda tepe yapıyor, kabullenme ise çalışma boyunca yükseliyordu. Araştırmacılar bunu kurama kısmi destek olarak yorumladı.
Peki bu, aşamaların doğrulandığı anlamına mı geliyor? Hayır — ve nedeni yöntemsel. Aynı dergide yayımlanan eleştiri mektuplarında Roxane Silver ile Camille Wortman ve George Bonanno ile Karolijne Boerner şunu vurguladı: bir grupta göstergelerin ortalama tepe sırası, kişilerin o sırayla ilerlediğini göstermez. Tepe sırasını üreten regresyon analizi kişi başına rastgele seçilen tek bir gözleme dayanıyordu; yani aynı kişinin bu göstergelerden hangi sırayla geçtiği doğrudan sınanmadı. Örneklem de tek bir eyaletten geliyor, yalnızca doğal nedenli ölümleri kapsıyor ve katılımcıların kültürünü, inancını hesaba katmıyordu.
Kısacası ortalamaların sırası ile bireylerin yolu aynı şey değil.
O hâlde ne var?
Aşama modeline getirilen en etkili çağdaş alternatiflerden biri, yası bir sıra olarak değil bir salınım olarak tarif ediyor. Margaret Stroebe ve Henk Schut’un 1999’da önerdiği ikili süreç modeline göre yas tutan kişi iki tür yük arasında gidip gelir.
Bir yanda kayba dönük olan: özlemek, hatırlamak, ağlamak. Diğer yanda yeniden kurmaya dönük olan: faturaları ödemek, işe dönmek, yeni bir düzen kurmak, hatta gülmek.
Modelin en rahatlatıcı yanı burada: bu ikisi arasında gidip gelmek bir kaçış değil, uyumlu baş etmenin kendisi. Stroebe ve Schut buna dozlama diyor. Bir sabah şarkı mırıldanırken yakalayan kişi yası “ihmal etmiyor”; nefes alıyor.
Bunu duygudan kalıcı biçimde kaçınmakla karıştırmamak gerek: salınım, kayıpla hiç temas etmemek değil, iki yön arasında esnekçe gidip gelmektir. bkz. “Duyguları Bastırmak Neden İşe Yaramaz?”
Model ayrıca kaybın kesin olduğunu varsayıyor; oysa bazı kayıplar hiç kapanmıyor. bkz. “Ghosting Neden Bu Kadar Acıtır?”
Yas hakkındaki daha eski bir varsayım — iyileşmek için ölen kişiyle bağı koparma, onu “geride bırakma” düşüncesi — de sorgulandı. Pek çok insan ölen kişiyle bağını koparmıyor, dönüştürüyor: konuşmaya, danışmaya, anmaya devam ediyor. Bu artık kendi başına çözülmemiş yasın göstergesi sayılmıyor — ama her koşulda iyi geldiği de söylenemez; katkısı bağın nasıl yaşandığına göre değişiyor.
Kayıptan sonra en yaygın örüntünün çöküş değil süreklilik olduğunu da eklemek gerekir — bu, çoğu insanın az sevdiği değil, taşıyabildiği anlamına geliyor. bkz. “Psikolojik Sağlamlık (Dayanıklılık) Doğuştan mı Gelir?”
Yanlış haritanın bedeli
Beş aşama neden bu kadar tuttu? Çünkü kaybın en dayanılmaz yanına, belirsizliğe cevap veriyor: bir sıra ve bir bitiş noktası vaat ediyor. Duygusal hayata düzgün sayı ve sıra öneren her model aynı sebeple tutuyor. bkz. “Bir Duygu Gerçekten Yalnızca 90 Saniye mi Sürer?”
Ama yanlış harita kaybolmaktan kötüdür; üç yerde fatura çıkarıyor.
Yas tutan kişiye kendi yasını yanlış yapıyor hissi veriyor: öfkelenmeyen biri “demek ki yeterince sevmemişim”, aylar sonra ağlayan biri “takılıp kaldım” diyebiliyor.
Çevreye takvim tutma hakkı veriyor: “Artık kabullenmen lazım” cümlesi, ancak kabullenmenin sırası gelmiş bir aşama olduğuna inanılıyorsa kurulabilir. Ve gerçek sorunu geciktiriyor; yardım gerektiren bir tablo “henüz depresyon aşamasında” diye beklenebiliyor.
Peki ne zaman yardım gerekir?
Yas bir hastalık değil ve çoğunlukla tedavi gerektirmiyor. Ama bir azınlıkta kendiliğinden hafiflemiyor.
Bu tablo son yıllarda tanı sistemlerine girdi. Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırmasında asgari süre kayıptan altı ay, Amerikan sınıflandırmasında on iki ay — çocuk ve ergenlerde altı ay. Tablonun merkezinde süregiden yoğun özlem ya da ölen kişiyle zihinsel meşguliyet var. Buna kimlikte bozulma, hatırlatanlardan kaçınma ya da yoğun yalnızlık gibi belirtiler eşlik ediyor — hiçbiri tek başına zorunlu değil — ve tabloyu tamamlayan şey belirgin sıkıntı ya da işlev kaybı. Tahminler ölçüte ve örnekleme göre değişiyor: on dört çalışmalık bir meta-analiz yüzde on civarı bildiriyor, başka çalışmalar daha düşük. Beklenmedik ve şiddet içeren ölümlerde oran belirgin biçimde yükseliyor.
Burada iki şeyi birden söylemek gerekiyor. Takvim tek başına tanı koydurmaz: süre ölçütü, belirtilerin yoğunluğu, kültürel bağlam ve işlev kaybıyla birlikte değerlendirilir. Ama süre ölçütü de zorunludur — “ne kadar sürerse sürsün normaldir” demek aynı derecede yanlış. bkz. “Mutsuzluk ile Depresyon Arasındaki Fark Nedir?”
Tanının kendisi de tartışmalı ve bunu buraya taşımak dürüstlük gereği. Eleştiri şu: bazı kayıplar için — bir çocuğun ölümü gibi — ağır ve uzun süren yas, olağandışı bir olaya verilen olağan bir tepki olabilir. Normal olanı hastalık ilan etme riski gerçek ve alanda hâlâ tartışılıyor.
Sonuç
Beş aşama, ölmekte olan insanlar için yapılmış bir gözlemdi. Yasa sonradan taşındı, sıraya dizildi, reçeteye dönüştü — yazarının itirazına rağmen.
Veri ise modeli ne doğruluyor ne çöpe atıyor. Söylediği şey daha ölçülü ama daha az yargılayıcı: bir grubun ortalamasında sıra görünebilir, ama tek bir insanın o sıradan geçtiğini gösteren bir kanıt yok. Üstelik o çalışmada en baskın olumsuz gösterge, beş aşamada hiç bulunmayan bir şeydi: özlem.
O yüzden “hangi aşamadasın?” sorusunun bir cevabı yok. Sorulacak daha iyi bir soru varsa o da şu: bugün neye ihtiyacın var? Cevap bazen konuşmak olacak, bazen susmak, bazen de sadece bir gün daha geçirmek. Üçü de yas — ve üçü de doğru.
Beş aşamanın en büyük yanılgısı, sonda kapanacak bir kapı olduğunu düşündürmesiydi. Oysa çoğu insan için yasın vardığı yer, kaybettiği kişiyi geride bırakmak değil: onu acıtmadan yanında taşıyabilmek. İyi bir gün kötü bir günü iptal etmiyor; ama kötü bir gün de iyi olanları geri almıyor. Bu denge bir takvimle gelmiyor — çoğu insan için kendiliğinden geliyor, gelmediğinde de yalnız başa çıkılacak bir şey değil.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; değerlendirme, tanı ya da tedavi yerine geçmez ve bir kontrol listesi olarak kullanılamaz. Buradaki hiçbir cümle, kimsenin yasını “yanlış” ya da “fazla uzun” ilan etmek için yazılmadı: yasın tek bir doğru biçimi, tek bir süresi yoktur ve kültürel ile dinsel bağlam bu süreci belirgin biçimde şekillendirir. Metinde geçen süre ölçütleri klinik sınıflandırmalara aittir ve tek başlarına tanı koydurmaz; kendinize ya da bir yakınınıza bakarak tanı koymayın. Yas çoğu insanda profesyonel yardım olmadan zamanla hafifler. Ancak yoğun özlem ve zihinsel meşguliyet aylar geçtiği hâlde sürüyorsa, günlük yaşamınızı, işinizi ya da ilişkilerinizi belirgin biçimde daraltıyorsa bir ruh sağlığı uzmanına başvurun. Kaybın ardından yaşama isteğinizi yitirdiğinizi, kendinize zarar verme düşünceleri yaşadığınızı ya da ölen kişiye kavuşma isteği duyduğunuzu fark ediyorsanız bunu ertelemeyin; bu düşünceler yas sırasında görülebilir ve yardım alınabilir bir durumdur. Türkiye’de herhangi bir hastanenin acil servisine başvurabilir ya da 112’yi arayabilirsiniz. Yasını yaşayan birine yaklaşırken de ölçüt aynıdır: takvim tutmak değil, yanında olmak.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli On Death and Dying kitabı ve aşamaların ölümcül hastalığı olan hastalarla yapılan görüşmelere dayandığı; Kübler-Ross ile David Kessler’ın 2005’te yayımlanan ikinci kitabı ve orada aşamaların yanlış anlaşıldığına, tipik bir kayıp olmadığı gibi tipik bir tepki de olmadığına dair açık ifadeleri; Paul Maciejewski, Baohui Zhang, Susan Block ve Holly Prigerson’ın Yale Yas Çalışması verisiyle 233 kişiyi iki yıl izleyerek aşama kuramını sınadığı 2007 tarihli JAMA çalışması — hem inançsızlığın baskın gösterge çıkmaması, kabullenmenin baştan itibaren en yüksek olması ve özlemin baskın olumsuz gösterge olması, hem de yeniden ölçeklenen tepe noktalarının öngörülen sırayla dizilmesi; aynı dergide yayımlanan ve grup ortalamasındaki sıranın bireysel seyri göstermediğini, tepe analizinin kişi başına rastgele seçilen tek bir gözleme dayandığını vurgulayan Roxane Silver ile Camille Wortman ve George Bonanno ile Karolijne Boerner imzalı eleştiri mektupları; Margaret Stroebe ve Henk Schut’un 1999’da Death Studies’te yayımladıkları ikili süreç modeli, kayba dönük ve yeniden kurmaya dönük yükler arasındaki salınım ile “dozlama” kavramı; Dennis Klass, Phyllis Silverman ve Steven Nickman’ın ölen kişiyle bağın koparılması yerine dönüştürülmesini savunan süregiden bağlar yaklaşımı ve bu bağların her koşulda uyumlu olmadığını gösteren sonraki gözden geçirmeler; George Bonanno’nun kayıptan sonra en yaygın örüntünün süreklilik olduğunu gösteren çalışmaları; Marie Lundorff ve arkadaşlarının uzamış yas bozukluğunun görülme sıklığına ilişkin meta-analizi; uzamış yas bozukluğunun ICD-11 ve DSM-5-TR’ye girmesi, iki sistem arasındaki süre ölçütü farkı ve bu tanının normal yas tepkilerini hastalık ilan etme riskine ilişkin eleştiriler.




