İçeriğe geç
Stres ve Uyku

Rüya Görmesek Ne Olurdu?

Rüya görmesek ne olurdu? Rüyanın en sık görüldüğü uyku evresi bir ilaç sınıfıyla aylarca baskılandı, bir kişide ise onlarca yıl neredeyse hiç bulunmadı. Beklenen bilişsel yıkım bu sınırlı örneklerde gösterilmedi. Ama bu deneyler rüyayı değil bir uyku evresini kaldırdı; ikisi aynı şey değil.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu bölümde rüya görmesek bize ne olacağı konusundaki kaynakların hızlı bir özetini dinleyeceksiniz. Bilirsiniz rüya evresini tamamen engellersek aklımızı yitireceğimize dair popüler bir inanç var. Ama inanın bana beyninde şarapnelle yaşayan bir adam ve aylarca süren ilaç deneyleri beynin inanılmaz uyum yeteneği hakkında bambaşka bir gerçek sunuyor. İlk olarak şunu netleştirelim. Rüya deneyimiyle rüyanın görüldüğü uyku evresi aslında aynı şey değil. 1960 da William Dement insanları tam bu evrede uyandırdığında beyin uyumakta inat etti ve meşhur Rüya görmezsek deliririz efsanesi doğdu. Fakat Gerald Vogel ve Mark Solms çok kritik bir ayrım yaptı. Ön beyin hasarlarında rüya duruyor ama uyku evresi aynen devam ediyor. Yani tiyatro sahnesiyle orada oynanan oyun aynı şey değildir, değil mi? Sahneyi kapatsanız da oyun başka yerde sahnelenebilir. Peki ya bu sahneyi tamamen yıkarsak ne olur? İkinci olarak Gerçekten de beklenmeyen bir dayanıklılıkla karşılaşıyoruz. Antidepresanlarla rüya evresi aylarca yok edilen hastalarda hiçbir ciddi sorun görülmedi. Daha da delicesi beynindeki şarapnel yüzünden 30 yıldan fazla süre bu evreyi neredeyse hiç yaşamayan bir adam gayet normal bir hayat sürdü. Şimdi soruyorsunuzdur beyin 10 yıllarca bu eksikliği hissettirmeden nasıl idare ediyor? E madem büyük bir yıkım olmuyor bu evre tamamen gereksiz diyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Son olarak beynin muazzam telafi yeteneği devreye giriyor. Çünkü beyin bu evreden asla vazgeçmiyor. İlaç deneylerinde hastalar uyanıkken bile beyinlerinde teta dediğimiz o uyku dalgaları artış gösterdi. Üstelik 2024 tarihli yeni bir derleme bu eksikliğin ağrı duyarlılığında artış gibi ufak ama ölçülebilir etkileri olduğunu kanıtladı. Yani beyin adeta bütçesi kesilen bir departman gibi çalışıyor. İşini uyku saatlerinden alıp çaktırmadan uyanıklığa kaydırarak tüm sistemi ayakta tutuyor. Kısacası rüya Evremiz tamamen ortadan kalksaydı sandığımızdan çok daha az şey değişirdi. Ancak beynimizin bu yokluğu gizlice nasıl telafi ettiği bugün bile muazzam bir sır.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

Rüyanın ne anlattığı ile rüya görmenin ne işe yaradığı iki ayrı sorudur ve ikisi aynı kanıtla sınanmaz. İkincisinin bir üstünlüğü var: deneye açık. Rüyanın en sık görüldüğü uyku evresini azaltın ya da ortadan kaldırın, sonra bakın. Bu, rüya deneyiminin kendisini doğrudan sınamaz — yazının sonunda göreceğimiz gibi ikisi aynı şey değil — ama elimizdeki en yakın deney budur. Bu deney altmış yıldır laboratuvarda, kliniklerde ve birkaç ender nörolojik tabloda fiilen yapılmış durumda. Çıkan cevap beklenenden hem daha ilginç hem daha az dramatik.

Tam o anda uyandırmak

1960’ta William Dement, katılımcıları beş gece boyunca her hızlı göz hareketi dönemi başlar başlamaz uyandırdı. İki şey oldu. Geceler ilerledikçe gereken uyandırma sayısı arttı — beyin o evreye girmeyi ısrarla denedi — ve serbest bırakıldıklarında o evrenin payı belirgin biçimde yükseldi. Dement ayrıca kaygı, huzursuzluk ve dikkatini toplayamama gibi değişiklikler bildirdi. Popüler anlatı burada durur ve genellikle bir adım ötesine geçip “rüya görmezseniz aklınızı yitirirsiniz” der.

Alan durmadı. 1975’te Gerald Vogel, hayvan ve insan çalışmalarını eleştirel bir derlemede topladı ve iki cümle yazdı. Birincisi: insanlarda bu evreden yoksun bırakmak zararlı değildir — ne şizofreni tanısı olanlarda, ne depresyonu olanlarda, ne sağlıklı kişilerde. İkincisi daha önemliydi ve yazının geri kalanını belirliyor: bu evreden yoksun bırakmak, rüyadan yoksun bırakmak değildir.

İlacın kurduğu deney

Laboratuvarda insanı en fazla birkaç gece uyandırabilirsiniz. Oysa eski kuşak bir antidepresan sınıfının bazı üyeleri bu evreyi aylarca neredeyse tümüyle baskılıyor ve böylece kimsenin kuramayacağı bir deney kendiliğinden kurulmuş oluyor. 1971’de altı hastada evre on dört ile kırk gece arasında bütünüyle baskılandı. 2001’de yayımlanan bir izlemde üç hasta aynı ilaç sınıfıyla altı ile on sekiz ay boyunca izlendi: evre başlangıçta tümüyle kayboldu, üç ilâ altı ay sonra çok kısa parçalar hâlinde geri geldi, toplam uyku süresi ve hızlı göz hareketi dışındaki uykuda ölçülen yavaş dalga etkinliği değişmedi. Daha eski çalışmaların bildirdiği tablo da buydu — haftalarca, aylarca süren baskılanma, belirgin bir yoksunluk tablosu bildirilmeden (bkz. “Antidepresanlar Kişiliği Değiştirir mi?”).

Aynı izlem bir ayrıntı daha taşıyor ve o ayrıntı tezin karşı tarafında duruyor. Hastalar uyanıkken ölçülen teta etkinliği ilaçla birlikte arttı ve evrenin yüzdesiyle ters yönde gitme eğilimi gösterdi; yazarlar bunu, telafi mekanizmalarının uyanıklığa taşınmış olabileceği biçiminde yorumladı. Yani “hiçbir şey olmuyor” değil — olan şey başka bir yerde oluyor olabilir. Uykunun yapısını değiştiren tek şeyin ilaçlar olmadığını da eklemek gerekiyor (bkz. “Alkol Alarak Uyumak Kaliteli Bir Uyku Sağlar mı?”).

Otuz yılı aşkın süre sonra

1984’te bir olgu yayımlandı: beyin sapındaki köprü bölgesine saplanmış bir şarapnel parçası taşıyan otuz üç yaşında bir adam. Sekiz gecelik kayıtta üç gece o evre hiç görülmedi, beş gecede belirgin biçimde azdı; derin uyku normaldi. Adam olağan bir hayat sürüyordu ve yoksunluğa bağlanan belirtilerin hiçbirini taşımıyordu.

Asıl nöropsikolojik bilgi otuz yılı aşkın bir süre sonra geldi. 2018’de aynı kişi altmış sekiz yaşındayken yeniden çağrıldı: dört gece kayıt, görüntüleme ve tam bir nöropsikolojik değerlendirme. Dört gecenin ortalaması, uyku süresinin yüzde dört buçuğuydu — yaşıtları için beklenen değerin çok altında — ve kalan parçalar kısaydı, yalnızca gecenin sonuna doğru beliriyordu. Genel bilişsel düzeyi ortalama ile ortalamanın üstü arasında, belleği normal bulundu. Bütünüyle sağlam değildi: konuşmasında hafif bir bozukluk ve ellerinde belirgin motor güçlükler vardı; yazarlar bu ikisinin muhtemelen yaralanmanın kendisinden kaynaklandığını düşünüyor. Sözel görevler sırasında dikkat ve konsantrasyonda dalgalanmalar da gözlendi. Tek bir olgudan genelleme yapılmaz ve bu olgu da bir kuralın kanıtı değil. Ama tek bir olgu bile bir “olmazsa olmaz” iddiasının sınırını gösterir.

Rüya ile evre aynı şey değil

Buraya kadar anlatılan kanıtın tamamı bir uyku evresi üzerine kurulu. Rüya o evrede sık görülüyor, ama ona eşit değil. Mark Solms 2000’de bu ayrımı toplu hâlde ortaya koydu: beynin ön bölgelerinde belirli bir yolak boyunca oluşan odaksal hasarlarda rüya bildirimi bütünüyle kesiliyor, buna karşılık o uyku evresinin sıklığında, süresinde ve yoğunluğunda kayda değer bir değişiklik olmuyor. Burada bir çekince gerekiyor: rüyanın hiç üretilmemesiyle üretilip hatırlanamaması arasındaki ayrım bu olgularda hâlâ tam olarak yapılabilmiş değil. Ters yönü de geçerli: rüya deneyimi o evrenin dışında da ortaya çıkabiliyor. İki mekanizma birbirinden ayrılabiliyor.

Bunun sonucu yazının en önemli cümlesi. Yukarıdaki deneylerin hiçbiri rüyayı ortadan kaldırdığını göstermiş değil — bir uyku evresini ortadan kaldırdılar. Vogel’in 1975’te yazdığı ikinci cümle tam olarak buydu ve elli yıl sonra hâlâ ayakta. O evrede olup bitenin ölçülmesi ile kişinin gördüğü rüyanın ölçülmesi de ayrı işlerdir (bkz. “Beyin Taraması Bir Düşünceyi Okuyabilir mi?”); aynı evrenin uyanıklığa taşan hâlleri de vardır (bkz. “Uyku Felci (Karabasan) Nedir?”).

Beynin ısrarı

Buraya kadarki tablo tek yönlü okunursa yanlış okunur, çünkü karşı tarafta duran üç bulgu var ve üçü de aynı çalışmalardan geliyor. Birincisi Dement’in deneyinin kendisi: uyandırma sayısının geceden geceye artması ve serbest bırakıldıklarında evrenin payının yükselmesi, o dönemde “rüya görme ihtiyacı” diye okundu. Bugünkü daha ihtiyatlı okuma şu: bu evre ısrarla düzenleniyor. Düzenlenen bir şeyin vazgeçilmez olduğu buradan çıkmaz, ama gelişigüzel olmadığı çıkar. İkincisi ilaç izlemindeki teta bulgusu: telafi uykudan çıkmış, uyanıklığa taşınmış olabilir. Üçüncüsü nörolojik olgunun kendi ayrıntısı: kayıtlarda evre neredeyse yoktu, tümüyle değil; kalan kısa parçalar sabaha karşı beliriyordu. Sıfır ile neredeyse sıfır aynı şey değildir ve bir işlevin çok azıyla yürüyor olması, o işlevin gereksiz olduğunu göstermez.

Dördüncüsü güncel: 2024’te yayımlanan bir sistematik derleme, bu evrenin kesilmesinin insanlarda ölçülebilir etkiler üretebildiğine dair bulguları topladı — ağrı duyarlılığında artış yönünde bazı bulgular ve duygusal anıların daha güçlü pekiştiğine ilişkin sınırlı işaretler. Aynı derleme iki çekince koyuyor: yoksunluk yöntemleri stres yaratabiliyor ve bu bir karıştırıcı olabilir; ayrıca uzun süreli baskılanmanın insanlardaki sonuçları büyük ölçüde bilinmiyor. Yani “etkisi yok” denemez; denebilecek olan, beklenen yıkımın gösterilmemiş olmasıdır.

Sonuç

“Rüya görmesek ne olurdu?” sorusunun bugünkü dürüst cevabı iki parçalı. Birincisi: rüyanın en sık görüldüğü uyku evresi aylarca, tek bir olguda ise onlarca yıl boyunca çok azken bile, beklenen yıkım bu sınırlı örneklerde gösterilmedi. Bu, o evreye yüklenen iddiaların kanıtla yeniden ölçülmesini gerektiriyor; uykuya bağlı öğrenme iddiaları için de durum benzerdir (bkz. “Uykuda Öğrenmek Mümkün mü?”). İkincisi: bu, rüyanın işlevsiz olduğunu göstermez. Çünkü bu deneylerin kaldırdığı şeyin rüya olduğu gösterilmiş değil, ve beynin o evreye ısrarla geri dönmesi ile telafinin uyanıklığa taşınmış olabileceği bulgusu ortada duruyor. Kanıtın yokluğu ile yokluğun kanıtı ayrı şeylerdir; bu konu tam olarak ikisinin karıştırıldığı yerde duruyor. Rüya görmesek ne olurdu sorusunun cevabı bugün için şu: bildiğimiz kadarıyla sandığımızdan azı değişirdi, ama bunu doğrudan sınayan kontrollü bir deney henüz yapılmadı.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır ve tıbbi değerlendirmenin yerine geçmez. Burada anlatılanlar bir tedavi önerisi değildir ve hiçbir ilacın zararsız olduğunu göstermek için yazılmamıştır; anlatılan şey, belirli bir uyku evresinin baskılandığı bu sınırlı çalışmalarda beklenen bilişsel yıkımın gösterilmemiş olmasıdır. Kullanmakta olduğunuz bir ilacı bu yazıya dayanarak değiştirmeyiniz, dozunu azaltmayınız ya da bırakmayınız; bir antidepresanın nasıl ve ne kadar sürede bırakılacağı kullanım süresine, doza ve klinik duruma göre değişir ve bunu hekiminiz belirler. Uykunuzda ya da rüyalarınızda belirgin ve süregelen bir değişiklik fark ederseniz — özellikle gündüz işlevinizi, dikkatinizi ya da ruh hâlinizi belirgin biçimde daraltıyorsa — bunu kendi başınıza yorumlamak yerine bir hekime başvurunuz.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Rüya evresinden seçici yoksun bırakma deneyi William Dement’in 1960’ta Science dergisinde yayımladığı çalışmadır; alanın ilk toplu eleştirel değerlendirmesi ve “bu evreden yoksun bırakmak rüyadan yoksun bırakmak değildir” saptaması Gerald Vogel’in 1975’te Archives of General Psychiatry’de yayımlanan derlemesine aittir. İlaçla uzun süreli baskılanmanın izlendiği çalışma Hans-Peter Landolt ve arkadaşının 2001 tarihli Neuropsychopharmacology yayınıdır. Köprü bölgesindeki hasara bağlı olgu 1984’te Peretz Lavie ve arkadaşlarınca Neurology dergisinde bildirilmiş, otuz yılı aşkın süre sonraki izlemi Efrat Magidov ve arkadaşları 2018’de Sleep Medicine’de yayımlamıştır. Rüya görme ile uyku evresinin ayrı mekanizmalarca yönetildiği savı Mark Solms’un 2000 tarihli Behavioral and Brain Sciences yayınındadır. Bu evrenin kesilmesinin duygusal işlemeye etkilerini derleyen 2024 tarihli sistematik derleme Anu-Katriina Pesonen ve arkadaşlarına aittir ve Neuroscience and Biobehavioral Reviews dergisinde yayımlanmıştır.