İçeriğe geç
Uygulamalı Psikoloji ve Bilim

Stanford Hapishane Deneyi Gerçekte Ne Kanıtladı?

Stanford Hapishane Deneyi, insanların rollerine teslim olduğunu kanıtlamadı; kontrol grubu yoktu, örneklem yanlıydı, gardiyanlar yönlendirilmişti ve çalışma hiç tekrarlanmadı: bu yazı arşiv kayıtlarının ne gösterdiğini, farklı sonuç veren yeniden kurgulamayı ve geriye ne kaldığını anlatıyor.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu bölüm Stanford hapishane deneyinin ardındaki gerçekleri gösteren kaynakların hızlı bir özetidir. Biliyorsunuz 1971'de yapılan ve sıradan insanların eline güç geçtiğinde anında zalimleştiğini anlatan o efsanevi olay 10 yıllardır ders kitaplarında yer alıyor. Ama kaynaklar bu popüler hikayenin bilimsel bir kanıt olmaktan çok uzak olduğunu söylüyor. Peki nerede yanıldık? İlk olarak Philip Zimbardo'nun yürüttüğü bu sürecin neden aslında gerçek bir deney bile sayılamayacağına bakalım. Düşünsenize kıyaslama yapabileceğiniz bir kontrol grubu yok ve araştırmacının bizzat kendisi hapishane müdürü. Verilen ilan zaten baştan agresif tipleri çekmiş, üstelik gardiyanlara sert olmaları açıkça tembihlenmişti. Hatta en acımasız gardiyanımız sonradan sadece bir film karakterini taklit ettiğini bile itiraf etti. Yani bir tiyatro yönetmeninin oyunculara ne yapacaklarını harfiyen söyleyip sonra da sahneye bakarak inanılmaz tamamen kendiliklerinden böyle oldular demesine benzemiyor mu bu? İkinci olarak yöntem bu kadar kusurluysa çöken teoriye ve gerçekte ne olduğuna değinelim. 2000'lerde İngiltere'de yapılan kontrollü tekrar çalışmasında gardiyanlar falan zalimleşemedi. Tam aksine mahkumlar sistemi ele geçirdi. Yani insanlar verilen rollere öylece pasifçe teslim olmuyor. Ancak belli bir amaca inandırıldıklarında acımasızlaşıyorlar. E o zaman o şartlarda herkes yapardı diyerek kişisel sorumluluğu ortadan kaldırmak belki de karanlık eylemleri açıklamak için uydurduğumuz rahatlatıcı bir yalandan ibarettir. Ne dersiniz? Son olarak madem kanıt bu değil o zaman meselenin gerçek mirasına bakalım. Yaşananlar nedensel bir kanıt sunmadı ama günümüz araştırma etiği kurullarının bugünkü katı standartlarına ulaşmasında en büyük dönüm noktası oldu. Elbette kuralların ve hiyerarşinin insanı değiştirdiği gerçeğini tamamen çöpe atmıyoruz. Başka sayısız iyi çalışma bunu zaten kanıtlıyor. Sadece bu gerçeğin kanıtı kesinlikle Stanford değil. Günün sonunda anlıyoruz ki bilim tarihindeki en çok tekrarlanan bulgular her zaman en titiz test edilenler değil bize en çarpıcı biçimde anlatılan hikayelerdir.

Psikolojinin en çok anlatılan hikâyesi muhtemelen budur.

1971 yazında, Stanford Üniversitesi’nin bodrum katında bir hapishane kurulur. Öğrenciler yazı tura ile gardiyan ve mahkûm olarak ayrılır. Planlanan iki hafta, altı günde sonlandırılır: Gardiyanlar zalimleşmiş, mahkûmlar çökmüştür.

Buradan çıkarılan ders on yıllardır aynı: Sıradan insanlara güç ve rol verildiğinde, kim oldukları önemini yitirir.

Bu ders ders kitaplarına girdi, belgesellere konu oldu, filmi çekildi, savaş suçu davalarında savunma argümanı olarak kullanıldı.

Sorun şu ki bu çalışma, bugün elimizdeki bilgiyle bakıldığında, o dersi kanıtlayabilecek bir çalışma değil. Bu, hikâyenin değersiz olduğu anlamına gelmiyor — ama neyi gösterip neyi göstermediğini ayırmak gerekiyor.

Önce yöntem: bu bir deney miydi?

En temel sorun burada başlıyor.

Bir deneyde bir değişken denetimli biçimde değiştirilir ve karşılaştırma yapılacak bir kontrol grubu bulunur. Stanford çalışmasında ikisi de yok. Tek bir grup var, karşılaştırılacak bir durum yok, denenen bir değişken yok.

Katılımcı sayısı yaklaşık yirmi dört genç erkek öğrenciydi ve hepsi aynı ilana başvurmuştu. İlanda çalışmanın “hapishane yaşamı” üzerine olduğu yazıyordu — bu ayrıntı önemsiz değil. Yıllar sonra yapılan bir çalışmada, bu ifadeyi içeren bir ilana başvuranların; saldırganlık, otoriteryanlık, sosyal baskınlık ve narsisizm ölçümlerinde daha yüksek, empati ve özgecilik ölçümlerinde daha düşük puan aldığı görüldü.

Yani “rastgele seçilmiş sıradan insanlar” tablosu, en baştan sarsılıyor.

Gardiyanlara ne söylendi?

Anlatının kalbindeki iddia şudur: Kimse gardiyanlara zalim olmalarını söylemedi; roller onları öyle yaptı.

Sonradan erişime açılan ses kayıtları ve arşiv belgeleri bu iddiayı desteklemiyor. Gardiyanlar çalışmanın başında yönlendirildi: Sert olmaları, mahkûmlarda çaresizlik duygusu yaratmaları, otoriteyi hissettirmeleri istendi. Baskı gösteremeyen gardiyanlar uyarıldı.

Dahası, en sert davranışlarıyla bilinen gardiyanlardan biri yıllar sonra rol yaptığını açıkça söyledi; karakterini bilinçli olarak bir filmden aldığını anlattı. Sinir krizi geçirdiği anlatılan mahkûmlardan biri de sonradan, çalışmadan çıkabilmek için abarttığını belirtti.

Bir de şu var: Gardiyanların yalnızca bir bölümü sürekli sert davrandı. Önemli bir kısmı ölçülü kaldı, hatta mahkûmlara yardımcı olmaya çalıştı. Anlatılan hikâyede bu kısım genellikle görünmez.

Araştırmacı kimdi?

Yöntemsel açıdan en rahatsız edici ayrıntı belki de bu: Çalışmayı yürüten araştırmacı, aynı zamanda hapishanenin müdürü rolündeydi.

Yani gözlemi yapan kişi, gözlenen düzenin de yöneticisiydi. Katılımcılara ne beklendiğini aktaran, olaylara müdahale eden ve sonucu yorumlayan aynı kişiydi. Bugünün etik kurullarından böyle bir tasarımın geçmesi mümkün değil.

Çalışmanın bulguları da uzun süre hakemli bir psikoloji dergisinde yayımlanmadı; ilk yayınlar dar kapsamlı yayınlarda çıktı. Buna karşın popüler kültürdeki yeri, çok daha sağlam çalışmaların hiçbir zaman ulaşamadığı bir yaygınlığa erişti.

Tekrarlandı mı?

Hayır — ve tekrarlanmaya benzeyen tek girişim çok farklı bir sonuç verdi.

2000’lerin başında İngiltere’de, benzer bir kurgu daha dikkatli bir tasarımla ve bağımsız bir gözetim altında yeniden kuruldu. Sonuç beklenenin tersiydi: Gardiyanlar kendiliğinden zalimleşmedi; otoritelerini kullanmakta zorlandılar ve aralarında birlik kuramadılar. Mahkûmlar ise zamanla dayanışma geliştirdi ve düzeni fiilen tersine çevirdi.

Bu çalışmayı yürütenlerin yorumu, bugün alandaki hâkim yoruma da yakın: İnsanlar kendilerine verilen rolü otomatik olarak giymiyor. Zalimlik, rolün kendiliğinden bir sonucu değil.

Karşı taraf ne diyor?

Adil olmak için diğer tarafı da yazmak gerekiyor.

Çalışmayı yürüten araştırmacı, bu eleştirilerin önemli bir kısmına yıllar içinde cevap verdi. Temel savunması şuydu: Bu çalışma zaten klasik anlamda bir deney olarak sunulmadı; bir gösterim olarak tasarlandı ve öyle anlatıldı. Gardiyanlara verilen yönergelerin genel çerçeve düzeyinde kaldığını, kimseye belirli bir zulüm biçiminin öğretilmediğini savundu. Ayrıca yaşananların uydurma olmadığını hatırlattı: Mahkûm rolündeki gençler gerçekten sıkıntı yaşadı, çalışma gerçekten erken bitirildi.

Bu savunmanın haklı bir yanı var. Ne var ki bir noktayı çözmüyor: Çalışma kamuoyuna kırk yıl boyunca bir gösterim olarak değil, kanıt olarak aktarıldı. Ders kitaplarında, belgesellerde ve mahkeme salonlarında “insanlar rollerine teslim olur” cümlesinin dayanağı olarak kullanıldı.

Yani asıl mesele belki de çalışmanın kendisi değil, ona yüklenen ağırlık.

Peki o zaman ne oluyor?

Bugün öne çıkan açıklama, “rol insanı yutar” fikrinden daha rahatsız edici.

Bu açıklamaya göre insanlar zalimliğe kendilerini kaptırarak değil, bir amaca inanarak ve o amacın temsilcileriyle özdeşleşerek yaklaşıyor. Yani mesele edilgen bir teslimiyet değil; kişinin yaptığı şeyin değerli, gerekli ve haklı olduğuna ikna olması.

Bu çerçevede belirleyici olan üç şey var: kişinin gruba ne kadar bağlandığı, liderliğin yaptığı işi nasıl anlamlandırdığı ve karşı tarafın ne ölçüde “onlar” hâline getirildiği.

Fark küçük görünebilir ama sonucu büyük. “Herkes o koşullarda öyle yapardı” cümlesi sorumluluğu ortadan kaldırır. “İnsanlar ikna edildiklerinde bunu yapabiliyor” cümlesi ise sorumluluğu hem bireye hem de ikna edene geri koyar.

(Bu tartışmanın diğer ünlü çalışması olan itaat deneyleri de aynı yeniden okumadan payını aldı; o ayrı bir yazının konusu.)

Neden bu kadar tuttu?

Bir çalışmanın bu kadar zayıf temele rağmen bu kadar yayılması da ayrıca ilgi çekici. Birkaç nedeni var.

Hikâye çok iyi. Net bir kurgu, çarpıcı bir sahne, altı günde çöken bir düzen. İyi bir hikâye, iyi bir yöntemden çok daha hızlı yayılır.

Rahatlatıcı. “Herkes yapardı” demek, kimsenin özel olarak sorumlu olmadığı anlamına gelir. Bu, insan davranışındaki en karanlık örnekleri açıklamanın en az acı veren yolu.

Ders kitabına girdi. Bir bulgu ders kitabına girdikten sonra kendi kendini taşımaya başlar; kaynağa dönüp bakan azalır (bkz. “Psikolojinin ‘Replikasyon Krizi’ Nedir?”).

Kimse tekrar bakmadı. Arşiv kayıtlarının ayrıntılı biçimde incelenmesi kırk yılı aştı.

Geriye ne kalıyor?

Şunu net söylemek gerekiyor: Bu çalışmayı çürütmek, “durumun önemi yok” demek değil.

Bağlamın insan davranışı üzerindeki gücü, sosyal psikolojinin en sağlam bulgularından biri ve bu bulgu Stanford’a dayanmıyor; çok daha iyi tasarlanmış onlarca çalışmaya dayanıyor. Kurumların, hiyerarşinin, anonimliğin ve meşrulaştırıcı bir söylemin davranışı ne kadar değiştirebildiği gerçek bir bilgi.

Stanford’un geriye bıraktığı şey ise bir kanıt değil, iki şey:

Bir gösteri — akılda kalıcı, düşündürücü, ama nedensel bir sonuç üretmeyen bir sahne. Bir gözlemin çarpıcı olması, onu kanıt yapmıyor (bkz. “İki Şeyin Birlikte Görülmesi Neden Neden-Sonuç Değildir?”).

Ve bir etik dönüm noktası. Bu çalışma ve dönemin benzer örnekleri, araştırma etiği kurullarının bugünkü katılığının kurulmasında doğrudan pay sahibi oldu.

Sonuç

Stanford Hapishane Deneyi, “insanlar rollerine teslim olur” tezini kanıtlamadı. Kanıtlayamazdı da: kontrol grubu yok, örneklem yanlı, yönlendirme var, araştırmacı taraf, tekrar yok.

Kanıtladığı şey daha çok psikolojinin kendisiyle ilgili: İyi bir hikâye, zayıf bir yöntemi kırk yıl taşıyabiliyor.

Bu, alanın utanç kaynağı değil aslında. Bir kuramın yıllar sonra kayıtlara dönülerek yeniden yazılabilmesi, bilimin kusuru değil çalışma biçimi (bkz. “Öğrenilmiş Çaresizlik Kuramı Neden Yeniden Yazıldı?”).

Ama bir uyarı da içeriyor. En çok tekrarlanan bulgular, en çok sınanmış olanlar değil — en iyi anlatılanlar.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır. Burada anlatılan tartışma, tek bir çalışmanın yöntemine ve sonradan erişilen arşiv kayıtlarına dayanan bilimsel bir değerlendirmedir; bağlamın ve grup dinamiklerinin insan davranışı üzerindeki etkisine ilişkin genel bulguları geçersiz kılmaz.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Stanford Hapishane Çalışması’nın 1971 tarihli özgün yayınları ve yöntem tasarımına yöneltilen eleştiriler (kontrol grubunun ve bağımsız değişkenin bulunmaması, küçük ve kendi kendini seçmiş örneklem); ilan metnindeki “hapishane yaşamı” ifadesinin katılımcı seçimini yanlılaştırdığını gösteren çalışma (Carnahan ve McFarland); arşiv kayıtlarına dayanan yeniden değerlendirmeler ve gardiyanların yönlendirildiğini ortaya koyan belgeler (Thibault Le Texier); katılımcıların sonradan verdikleri açıklamalar ve rol yapma iddiaları; BBC Hapishane Çalışması’nın farklı sonuçları ve sosyal kimlik temelli yorumu (Reicher ve Haslam); zalimliğin edilgen rol teslimiyeti değil, kimlikle özdeşleşme ve liderliğin meşrulaştırması yoluyla açıklandığı bağlı takipçilik (engaged followership) çerçevesi; deindividüasyon kavramının bu çalışmalar ışığında yeniden ele alınması; araştırma etiği kurullarının gelişiminde 1960-70’li yılların tartışmalı çalışmalarının rolü; çürütülmüş bulguların ders kitaplarında ve popüler kültürde sürmesine ilişkin bilim iletişimi çalışmaları.

Bir soru sor veya yorum bırak

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Yorumlar onaylandıktan sonra görünür.