İşten ayrılmayan biri. Ayrılmayan bir çift. Psikoloğa gitmeyi yıllarca erteleyen bir insan. Cenazede ne giyileceğini uzun uzun konuşan bir aile.
Dördünün de arkasında aynı cümle olabilir: “Ne derler sonra.”
Popüler tavsiye hazır: kimsenin ne düşündüğü umurunda olmasın, sen kendin ol. Kulağa özgürleştirici geliyor ve neredeyse hiç işe yaramıyor. Sebebi tavsiyenin yanlış olması değil — utancın ne ölçtüğünü yanlış varsayması.
Cümle çoğu zaman söylenmiyor bile. Bir bakış, bir sessizlik, ya da “sen bilirsin ama…” diye başlayıp tamamlanmayan bir uyarı yetiyor. Kararı veren kişi de çoğu zaman baskı altında olduğunu düşünmüyor; yalnızca “doğrusu bu” diye hissediyor.
Utanç neyi ölçüyor?
2016’da yayımlanan bir çalışma soruyu doğrudan sınadı. Katılımcılara belirli durumlar verildi — sözünden dönmek, ailesini geçindirememek, birine haksızlık etmek gibi. Bir gruba “bu durumda ne kadar utanç duyardın?” soruldu. Başka bir gruba ise aynı durumlar verilip “böyle bir insana ne kadar değer verirdin?” diye soruldu.
İki ölçüm birbirini yakından izledi: ABD’de .69, Hindistan’da .79, İsrail’de .67. Yani bir durum başkalarının gözünde ne kadar değer düşürücüyse, o durumda duyulan utanç da o kadar yüksekti.
Bulgu sonradan çok daha uzağa taşındı. 2018’de Ekvador’dan Moğolistan’a, Nijerya’dan Nepal’e uzanan on beş küçük ölçekli toplulukta 899 kişiyle yürütülen bir çalışmada, her toplulukta utanç yine kendi çevresinin değer düşürme derecesini izledi. Ortalama ilişki .84’tü.
Dahası, her ülkenin utanç değerleri öteki ülkelerin değer düşürme değerlerini de izliyordu. Ve eşleşme utanca özgüydü: aynı durumlarda ölçülen üzüntü ve kaygı, değer düşüşünü izlemedi.
Tasarımın önemi burada. Utanç ile değer düşürme aynı kişilere sorulsaydı cevaplar zaten birbirini takip ederdi — insan ayıp saydığı şeyden utanır. İki ayrı grup kullanıldığında ölçülen şey kişinin kendi tutarlılığı değil: bir toplumda duyulan utancın, aynı toplumun verdiği değer düşüşüyle örtüşmesi.
Buradan çıkan sonuç sade. “El âlem ne der” utancın yan etkisi değil; ölçümünün üzerine oturduğu şeyin kendisi. Utanç duymak, zaten “bunu görseler beni ne kadar değersizleştirirler?” sorusuna verilen bir cevaba yakın duruyor.
Bir kayıt gerekiyor: buradan utancın yalnızca bunu ölçtüğü sonucu çıkmıyor. Gösterilen şey iki ölçümün birbirini yakından izlemesi; bu izlemenin altında hangi düzeneğin çalıştığı ayrı bir tartışma ve kapanmış değil.
Bu yüzden “umursama” tavsiyesi, termometreye daha düşük göstermesini söylemeye benziyor.
Bir ayrıntı daha var ve gözden kaçıyor: bu çalışmalarda gerçek bir izleyici yok. Katılımcılara kurgusal durumlar veriliyor, kimse kimseyi gerçekten görmüyor. Yani utanç, izlenmeyi değil izlenme ihtimalini hesaplıyor. “El âlem” hiç kimseyken bile bu kadar etkili olabilmesini buna borçlu.
Değişen ne, değişmeyen ne?
Mekanizma her yerde benziyor. Değişen iki şey var: neyin değer düşürücü sayıldığı, ve kimin izlediği.
Türkiye ile Kuzey ABD’yi karşılaştıran bir dizi çalışma bu farkı somutlaştırdı. Katılımcılardan onurlarını zedeleyen durumlar saymaları istendiğinde, Amerikalıların saydıkları daha çok kişinin kendisine odaklanıyordu. Türkiye’den katılımcıların saydıkları ise daha çok yakınlarını içeriyordu ve içinde belirgin biçimde daha fazla izleyici geçiyordu.
İki fark daha çıktı. Türkiye’den katılımcılar için bu durumlar duygusal olarak daha yüklüydü. Ve kendi hislerine etkisiyle yakınlarının hislerine etkisi birbirine yakındı; Amerikalılarda kendi hisleri daha ağır basıyordu.
Pratik karşılığı şu: burada “el âlem” soyut bir kalabalık değil. Belirli insanlar, ve defter ortak. Kişinin itibarı yalnızca kendi davranışına bağlı değil; yakınının davranışıyla da zedelenebiliyor.
Yani ağırlığın kaynağı “biz daha çok umursuyoruz” değil. Hesap tek kişilik olmadığı için ağır.
Bu da “biz utanç kültürüyüz, Batı suçluluk kültürü” biçimindeki eski ayrımın neden fazla kaba kaldığını gösteriyor. İki tarafta da aynı duygu çalışıyor; farklı olan, defterin kime ait olduğu. Suçluluk ile utanç arasındaki ayrım ise başka bir konu (bkz. “Suçluluk ile Utanç Aynı Şey midir?”).
Sistem ne işe yarıyor?
Bu noktada yazının kolay yolu utancı bir kafes gibi anlatmak olurdu. Ama eksik olurdu.
Kimsenin denetlemediği yerde sözün tutulmasını, komşu hastalandığında kapının çalınmasını, cenazeye gidilmesini sağlayan şey büyük ölçüde aynı mekanizma. İtibarın bir bedeli olduğu yerde, kimse bakmıyorken de davranış değişir. “El âlem” hem baskıyı hem dayanışmayı taşıyor; ikisi aynı hattan geçiyor.
Somut hâli şöyle: küçük bir yerde veresiye defteri sözleşmeyle değil itibarla işler. Sözünü tutmayan biri bir dahaki sefere bulamaz, ve bunu bilen kişi kimse denetlemiyorken de sözünü tutar. Aynı defter, aynı mahalle.
Bunu söylemek sistemi savunmak değil. Yalnızca, hiçbir işlevi olmayan bir şeyin bu kadar dayanıklı olamayacağını söylemek.
Ve bedeli
Şimdi bu yazının tezini zayıflatan bulguya geliyorum, çünkü tam burada duruyor.
108 çalışmayı ve 22.411 kişiyi birleştiren bir meta-analiz, utanç ile depresyon belirtileri arasındaki ilişkiyi .43 olarak buldu; suçluluk için bu değer .28’di.
Asıl kritik ayrıntı ise şu. Analiz utancın iki biçimini ayırdı: kişinin kendi gözünden kendine bakması (içsel utanç) ve başkalarının gözünden kendine bakması (dışsal utanç). Dışsal utancın depresyon belirtileriyle ilişkisi belirgin biçimde daha güçlüydü — .56’ya karşı .42.
Yani “el âlem ne der” biçimi, utancın depresyon belirtileriyle en güçlü ilişkili biçimi. Bir işlevi olması, bedelinin olmadığı anlamına gelmiyor.
Analizin bir ayrıntısı daha var. Utancın depresyon belirtileriyle ilişkisi, suçluluğun işlevsiz biçimleriyle — örneğin elinde olmayan şeylerden kendini sorumlu tutmakla — istatistiksel olarak ayırt edilemedi. Yani belirleyici olan duygunun adı değil, aldığı biçim.
Bir kayıt gerekiyor: bu veriler ilişkiseldir, yönü söylemez. Utanç mı depresyonu getiriyor, depresyon mu utancı büyütüyor, yoksa ikisi birden mi — bu analiz karar veremez. Ayrıca depresyon belirtisi ile mutsuzluk aynı şey değil (bkz. “Mutsuzluk ile Depresyon Arasındaki Fark Nedir?”).
Bir de sistemin en ağır ucu var ve geçiştirilemez. İtibar başkasının davranışına bağlandığında — özellikle kadınların davranışına — bedel psikolojik olmaktan çıkar, baskıya ve şiddete dönüşebilir. Bu, aynı mekanizmanın uç noktası ve bu yazının kapsamı dışında; ama var olmadığını söylemek dürüst olmaz.
Peki ne yapılır?
“Umursama” işe yaramıyorsa geriye ne kalıyor?
Mekanizmanın kendisi pazarlığa açık değil. Ama iki değişkeni açık: neyin değer düşürücü sayıldığı, ve kimin izlediği.
İkincisi daha kolay. “El âlem” tanımı gereği belirsizdir: yüzü yok, adresi yok, ve hiçbir zaman hesap vermiyor. Soruyu somutlaştırmak — “kim, tam olarak? ve onun değerlendirmesini kabul ediyor muyum?” — çoğu zaman kalabalığı üç beş kişiye indiriyor. Bazen de sıfıra.
Birincisi daha yavaş. Neyin ayıp sayıldığı öğrenilmiş bir liste, ve öğrenilmiş listeler değişebilir.
Ve listenin yazarları arasında herkes var. Bir davranışa verilen tepki, o davranışın ayıp sayılıp sayılmayacağını belirleyen oyların biri. “El âlem” dediğimiz şeyin içinde herkes hem seyirci hem oyuncu.
Bir de ayırmak gerekiyor: “el âlem ne der” kaygısının yaygın olması onu bir bozukluk yapmıyor. Ama gündelik hayatı daraltacak, insanı sosyal ortamlardan tümüyle çekecek düzeye geldiğinde bakılması gereken ayrı bir tablo var (bkz. “Sosyal Kaygı, Utangaçlıkla Aynı Şey midir?”).
Popüler tavsiyenin ikinci hâli de iş görmüyor: kendine “başkalarının düşünceleri önemsiz” diye tekrarlamak. Kendine söylenen cümlelerin ne kadar işe yaradığı ayrı bir konu (bkz. “Olumlamalar (Affirmations) Öz Saygıyı Artırır mı?”).
İkisi de bir gecede olmuyor ve olması da beklenmemeli. Ama iki soru arasındaki fark hemen hissediliyor: “ne derler?” cevabı olmayan bir soru; “kim der, ve onu ciddiye alıyor muyum?” cevabı olan bir soru. İkincisi bazen “evet, ciddiye alıyorum” diye de cevaplanır — ve bu bir kaçınma değil, bir karardır.
Sonuç
“El âlem ne der” bir zayıflık ya da geri kalmışlık belirtisi değil. Utancın ne yaptığının tarifi — ve ölçtüğü şey gerçek: insanlar birbirini gerçekten değerlendiriyor.
Ama gerçek olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Aynı sistem hem komşunun kapısını çaldırıyor hem de insanı yıllarca ayrılamadığı bir işte tutuyor. İkisini birbirinden ayıran şey mekanizma değil, kimin defterinin geçerli sayıldığı.
Soru “umursamayı bırakabilir miyim?” değil. Kimin defterine yazıldığımı seçebilir miyim?
Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır; tanı, değerlendirme ya da tedavi yerine geçmez. Utanç ile depresyon belirtileri arasında bildirilen ilişki istatistikseldir ve bir kişinin durumu hakkında hüküm vermek için kullanılamaz; ilişkisel veriler nedenin yönünü göstermez. Kendinizi başkalarının gözünden değerlendirmek sizi uzun süredir yoruyorsa, çalışmanızı, sosyal hayatınızı ya da uykunuzu belirgin biçimde etkiliyorsa veya kendinizi değersiz hissetmek süreklilik kazandıysa, bir psikiyatri hekimi ya da klinik psikologla görüşmek yerinde olur; bu tür durumlar için etkinliği gösterilmiş yaklaşımlar vardır. Yazının sonunda değinilen baskı ve şiddet boyutu ayrı ve ciddi bir alandır: itibar ya da namus gerekçesiyle tehdit edildiğinizi, kısıtlandığınızı veya güvenliğinizin tehlikede olduğunu düşünüyorsanız bu bir psikolojik uyum meselesi değildir ve öncelikle güvenliğinizin sağlanması gerekir; Türkiye’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın Alo 183 hattına, acil bir durumda ise tek ulusal acil çağrı numarası olan 112’ye başvurabilirsiniz.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Daniel Sznycer ve arkadaşlarının 2016’da Proceedings of the National Academy of Sciences’ta yayımlanan ve utanç yoğunluğu ile başkalarının değer düşürme derecesinin ABD, Hindistan ve İsrail’de birbirini yakından izlediğini gösteren çalışması ile aynı ekibin 2018’de on beş küçük ölçekli toplulukta 899 kişiyle aynı örüntüyü bulduğu devam araştırması; Ayşe Uskul, Susan Cross ve arkadaşlarının Türkiye ile Kuzey ABD’de onur kavramının nasıl kurulduğunu karşılaştıran 2012 tarihli Journal of Cross-Cultural Psychology araştırması ile aynı ekibin onur durumlarına verilen duygusal tepkileri inceleyen 2014 tarihli Cognition & Emotion çalışması; Sangmoon Kim, Ryan Thibodeau ve Randall Jorgensen’ın 108 çalışmayı ve 22.411 katılımcıyı birleştirerek utanç ve suçluluğun depresyon belirtileriyle ilişkisini karşılaştıran, ayrıca içsel ve dışsal utancı ayıran 2011 tarihli Psychological Bulletin meta-analizi.




