İçeriğe geç
Terapi ve Yaklaşımlar

Psikanaliz Freud’dan İbaret midir?

Psikanaliz denince akla tek bir isim gelir. Oysa Freud'dan sonra gelenler onun temel varsayımlarını açıkça reddetti ve yine de alanın içinde kaldı: libidonun haz değil bağ aradığını söyleyen de, bağlanma kuramını kuran da psikanalistti. Bir geleneği kurucusunun adıyla anmak, kısaltmayı asıl şeyin yerine koyuyor.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu yayın psikanalizin yalnızca Freud'dan ibaret olup olmadığına dair kısa ve net bir özettir. Çoğu insan psikanalizi sadece şu meşhur divan, rüyalar ve sakallı bir adamın kuramlarından ibaret sanır, değil mi? Oysa Freud'un ardından bu alan bizzat kurucusunun fikirlerini yıkan ama dağılmayan inanılmaz canlı bir geleneğe dönüştü. Yani Freud'un bir fikrini çürüttüğümüzde bütün psikanalizi çökerttiğimizi sanıyoruz. Ama işin aslı gerçekten öyle mi? İlk olarak temel kavramların zamanla nasıl evrimleştiğine bir bakalım. Biliyor musunuz? Freud'ların kendi listeleri bile değişti. Mesela savunma mekanizmaları artık katı teorilerle değil, tamamen deneysel ve uzun klinik gözlemlerle belirleniyor. Bunu tarihi bir binaya benzetebilirsiniz. Dış cephesini ve adını aynen koruyoruz ama iç mimarisini günümüz ihtiyaçlarına göre baştan aşağı yeniliyoruz. İkinci olarak olay sadece ufak güncellemelerden ibaret değil. Ana direkler bile değişiyor. Freud içsel enerjimiz Libido'un sadece haz aradığını söylerken sonraki analistler bunu tamamen tersine çevirip, "Hayır, insan her şeyden önce bağ kurmak ister." dediler. Hatta şu hepimizin bildiği bağlanma kuramı bile onca çatışmaya rağmen işte bu gelenekten doğdu. Düşünsenize kurucunuzun en temel varsayımını reddediyorsunuz ama o kulüpten ayrılmıyorsunuz. Sizce bu nasıl mümkün olabilir? Son olarak onca radikal kopuşa rağmen bu alanı bir arada tutan şeye geliyoruz. İnsanları birleştiren ortak zemin artık teorilerde değil doğrudan klinik odasında yani terapist ile danışan arasındaki o capcanlı etkileşimde yatıyor. Şöyle düşünün. Bir aileyi aile yapan şey herkesin her an aynı fikirde olması mıdır? Yoksa aynı masaya oturup ortak sorunları çözmeye çabalamaları mı? Psikanalizi parçalanmaktan kurtaran tam olarak bu ortak çaba. Freud'un herhangi bir fikrini çürütmek psikanalizi bitirmez. Çünkü bugünün psikanalizi zaten bizzat Freud'a itiraz etme cesareti gösterenlerin omuzlarında yükselmektedir.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

“Psikanaliz” sözcüğü çoğu kişide tek bir sahne çağırır: divan, rüyalar, çocukluk, cinsellik — ve sakallı bir adam. Sahnenin sessiz bir varsayımı da vardır: psikanaliz, bir kişinin kurduğu, onunla birlikte tamamlanmış ve o günden beri olduğu gibi duran bir kuramdır. Bu yüzden psikanalizi tartışmak çoğu zaman Freud’u tartışmak anlamına gelir; Freud’un bir fikrini çürütmek de bütün alanı çürütmek sayılır.

Varsayım anlaşılır, çünkü Freud gerçekten kurucudur. Ama bir alanı kurmak ile o alanın tamamı olmak aynı şey değildir. Freud 1939’da öldü; ondan sonra geçen yüzyılda psikanaliz, kendi içinde tartışan, bölünen ve bazı noktalarda kurucusunun temel varsayımlarını açıkça reddeden bir gelenek oldu. Kimin psikanalist sayıldığı ise ayrı bir sorudur; unvanların birbirine karışması başlı başına bir konudur (bkz. “Psikolog, Psikiyatrist, Psikoterapist: Farkları Nedir?“).

Kapıyı kuran, kapıdan kimin geçeceğine de karar verir

Ayrılmalar Freud’un sağlığında başladı. Alfred Adler 1911’de Viyana Psikanaliz Derneği’nden ayrıldı ve kendi okulunu, Bireysel Psikoloji’yi kurdu. Carl Gustav Jung, 1910’da kurulan Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin ilk başkanıydı; 1914’te hem başkanlıktan hem üyelikten ayrıldı ve Analitik Psikoloji’yi kurdu.

Bu iki ad, sanılanın aksine, psikanalizin içindeki çeşitliliğin kanıtı değildir. Tersini gösterirler: Freud kurduğu hareketi birleşik tutmak için epey uğraştı ve ayrılanları tanım gereği dışarıda bıraktı. Öyleyse asıl soru şudur — dışarı çıkmadan, içeride kalarak ne kadar değişilebildi?

Kurucunun listesi, kurucunun elinde kalmadı

Cevabın küçük bir örneği bu sitede zaten duruyor. Savunma mekanizmalarını ilk kez sistemli biçimde derleyip sınıflandıran, 1936’da Anna Freud oldu. Ama o liste bugün aynı liste değil; bir savunmanın “olgun” sayılıp sayılmayacağı artık ampirik olarak tartışılan bir sorudur ve bu tartışmada uzun süreli izleme çalışmaları önemli bir rol oynadı (bkz. “Savunma Mekanizmaları Her Zaman Zararlı mıdır?“).

Kalıp burada görünür hâle geliyor: kavram Freud’undur, ama kavramın bugünkü hâli ne Freud’un ne de onu ilk derleyenin elinden çıkmıştır. Bir geleneğin canlı olup olmadığını, kurucusunun cümlelerinin ne kadar korunduğuna bakarak değil, ne kadarının değiştirilebildiğine bakarak anlarız.

Taşıyıcı direği değiştirmek

Daha sert bir örnek psikanalist W. R. D. Fairbairn’den geliyor. Freud’un kuramında libido haz arar; başka insan, yani “nesne”, haza giden yol üzerindeki duraktır. Fairbairn 1941’de bu sırayı tersine çevirdi ve 1944 tarihli makalesinde ayrıntılandırdı: libido öncelikle nesne arar, haz değil. İnsanı harekete geçiren şey doyum değil, bağ kurma eğilimidir; ruhsal sorunların kökeninde de gelişmekte olan benliğin ilişkilerindeki aksamalar vardır.

Bu bir ayrıntı düzeltmesi değil, kuramın taşıyıcı direğinin değiştirilmesidir. Ve bunu yapan kişi psikanalizden ayrılmadı; İngiliz psikanaliz geleneğinin içinde kalmaya devam etti. Dışarıdan bakan biri için şaşırtıcı olan da budur: bir geleneğin kurucusunun en temel varsayımını reddetmek, o geleneğin içinde kalmaya engel olmadı.

Farkında olmadan kullandığınız miras

Bir başka örnek, bugün pek çok okurun tanıdığı bağlanma kuramıdır. Bugün güvenli ya da güvensiz bağlanmadan söz eden herkes, kökeni psikanalizin içinde olan bir çerçeveyi kullanıyor. John Bowlby bir psikanalistti, eğitimi sırasında Melanie Klein’la çalışmıştı ve çocuğun annesine bağının doğasına dair fikrini 1957’de İngiliz Psikanaliz Derneği’nde okuduğu ve ertesi yıl yayımlanan bir makaleyle ortaya koydu (bkz. “Bağlanma Stilleri İlişkilerimizi Belirler mi?“).

İşin asıl anlatıcı yanı, bu fikrin nasıl karşılandığı. Bowlby’nin önerisi derneğin içinde sert tepki gördü; kendi analistinin bile itiraz ettiği bildiriliyor. Yani bağlanma kuramı psikanalizin içinden çıktı ve psikanaliz tarafından kolayca kabul edilmedi. Bir geleneğin iç tartışması dışarıdan bir “ekol listesi” gibi değil, böyle görünür.

Bir uyarı burada gerekiyor: bu örneklerin hiçbiri “erken ilişkiler kaderi belirler” demek değildir. Erken deneyimlerin önemli olması ile belirleyici olması ayrı şeylerdir (bkz. “Erken Çocukluk Kaderi Belirler mi?“).

Çokluk mu, dağılma mı?

Peki bütün bu bölünme bir zenginlik mi, yoksa bir dağılma mı? Soruyu en açık biçimde soran kişi alanın kendi içinden geldi. Robert S. Wallerstein, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin başkanıyken 1988’de yayımlanan bir yazısına psikanalizi “tek bir adamın dehasının ürünü” diye tanımlayarak başladı ve Freud’un hareketi birleşik tutma çabasını anlattı; ardından ölümünden sonraki yarım yüzyılın kuramsal bir çoğulculuk ürettiğini saptadı.

Wallerstein’ın cevabı iki yönlüydü ve bu yazının savını hem destekler hem sınırlar. Çeşitlilik gerçektir; ama analistleri bir arada tutan ortak bir zemin de vardır ve o zemin kuramda değil kliniktedir — danışma odasındaki aktarım ve karşı aktarım etkileşiminde. Yani “psikanaliz Freud’dan ibaret değildir” demek, “psikanaliz parçalanmıştır” demek değildir. Ama bu cevabın kendisi de tartışıldı: 2005’te aynı dergide André Green ortak zeminin bir yanılsama olduğunu savundu ve Wallerstein aynı sayıda ona yanıt verdi. Soru kapanmış değil.

Üç çekince daha yazılmalı. Birincisi, çeşitlenme tek başına bir erdem değildir: bir alanın çok sayıda kurama bölünmesi zenginlik olabileceği gibi, iddiaların yeterince sınanamamasının sonucu da olabilir ve bu ayrı bir tartışmadır (bkz. “Bir Terapi Yaklaşımının Modası Geçer mi?“).

İkincisi, kopuşların ne kadar kopuş olduğu tartışmalıdır. Fairbairn örneğinde bile bir okuma, onun Freud’un kuramını içerik olarak değil kuruluş biçimi olarak eleştirdiğini, kuramda temel önemde doğrular bulduğunu söyler. Yani “reddetti” ile “yeniden kurdu” arasındaki sınır, bu tarihin her durağında yeniden çizilebilir ve çizilmektedir.

Üçüncüsü, Freud’un merkezîliği yerinde duruyor. Sonraki kuşaklar ona yanıt vererek, onunla tartışarak ve çoğu zaman onun sorularını devralarak yazdılar. Bir geleneğin hâlâ aynı adı taşımasının nedeni de budur; Freud’dan ibaret olmamak, Freud’suz olmak değildir.

Sonuç

Psikanaliz Freud’dan ibaret değildir. Ondan sonra ego psikolojisi, kişilerarası psikanaliz, nesne ilişkileri okulları, kendilik psikolojisi ve ilişkisel psikanaliz gibi ayrı gelenekler doğdu; bazıları kurucunun temel varsayımlarını açıkça reddetti ve yine de alanın içinde kaldı.

Bunun okur için pratik bir karşılığı var. “Freud’un şu fikri çürütüldü” cümlesi doğru olabilir ve yine de psikanaliz hakkında sanıldığı kadar çok şey söylemeyebilir, çünkü Freud’a yöneltilen itirazların bir bölümü zaten alanın kendi içinden geldi — bu yazıdaki üç örnek gibi. Tersi de geçerlidir: bir ekolün bugünkü bir bulgusu Freud’u geriye dönük olarak haklı çıkarmaz.

Bir kuramı kurucusunun adıyla anmak pratik bir kısaltmadır. Ama bir kısaltma yeterince uzun kullanılırsa, kısalttığı şeyin yerine geçer.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi yerine geçmez. Burada anlatılan şey bir düşünce geleneğinin tarihidir, hangi terapi yaklaşımının kime uygun olduğu sorusunun cevabı değildir. Bir yaklaşımın köklü, yaygın ya da tartışmalı olması, sizin durumunuz için uygun olup olmadığını söylemez; uygunluk kişiye, tabloya ve hedefe göre değişir ve bunu bir ruh sağlığı uzmanıyla birlikte belirlemek gerekir. Sürmekte olan bir terapiyi ya da ilaç tedavisini bu yazıya dayanarak değiştirmeyiniz ya da bırakmayınız.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar:

Freud sonrası ekollerin karşılaştırmalı bir haritası için Stephen A. Mitchell ve Margaret J. Black’in 1995 tarihli çalışması; Türkçede Freud ve Sonrası: Modern Psikanalitik Düşüncenin Tarihi adıyla, Ayhan Eğrilmez çevirisiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından 2012’de yayımlandı. Kuramsal çoğulculuk ve ortak zemin tartışması için Robert S. Wallerstein’ın 1988 ve 1990 tarihli makaleleri; bu tezin tartışılması için André Green’in 2005 tarihli itirazı ile Wallerstein’ın aynı yıl aynı dergide yayımlanan yanıtı. Nesne ilişkileri kuramının Freud’un dürtü kuramından ayrılışı için W. R. D. Fairbairn’in 1940’lı yıllardaki yazıları; dürtü ve ilişki modellerinin sistematik karşılaştırması için Greenberg ve Mitchell’in 1983 tarihli çalışması. Savunma kavramının ilk sistemli derlemesi için Anna Freud’un 1936 tarihli çalışması. Bağlanma kuramının psikanaliz içindeki doğuşu için John Bowlby’nin 1958 tarihli makalesi. Kavram olarak dürtü kuramı, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, ilişkisel psikanaliz, kuramsal çoğulculuk, ortak zemin.