İçeriğe geç
Depresyon ve Duygudurum

Yas Gerçekten “Beş Aşama” mıdır?

"Hangi aşamadasın?" sorusunun cevabı yok — beş aşama, ölmekte olan hastalarla görüşmelerden çıkmıştı, yas tutanlarda sınanmamıştı. Kuramı sınayan çalışmada kabullenme ölçümün başından itibaren en yüksek tepkiydi; en baskın olumsuz gösterge, popüler listede olmayan özlemdi. Ortalamanın sırası bireyin yolunu gösterir mi?

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu yayında yas tutmanın aşamaları hakkındaki kaynakların hızlı ve net bir özetini dinliyorsunuz. Biliyor musunuz? Çoğumuz yas tutarken inkar, öfke, pazarlık diye tıkır tıkır ilerleyen o meşhur beş aşamadan geçeceğiz sanıyoruz. Ama veriler bize diyor ki bu popüler harita geride kalanlar için aslında tamamen hatalı hatta bazen zararlı bile olabiliyor. Peki ama herkesin doğru kabul ettiği bu harita neden en başından beri yanlıştı? İlk olarak Elisabeth Kübler-Ross'un o meşhur 1969 modeli var ya hani o aslında yas tutanlar için değil, bizzat kendi ölümünü bekleyen hastalar için hazırlanmıştı. Yazarın kendisi bile bu karmaşık duyguları öyle düzgün paketlere koymayı hiç amaçlamamış aslında. Yani bu modeli yas tutanlara uyarlamak tam anlamıyla başkasının haritasıyla bilmediğiniz bir yolda kendi yönünüzü bulmaya çalışmaya benziyor. Eğer harita yanlışsa gerçek bilimsel veriler yas tutanların aslında ne yaşadığını gösteriyor. İkinci olarak 2007'deki o büyük Yale yas çalışmasının sonuçlarına bir bakmamız lazım. Sıkı durun. Beklentilerin aksine daha İlk ayda bile içimizde en baskın olan tepki aslında kabullenme. Ve bizi en çok zorlayan iş ne biliyor musunuz? O meşhur listede adı bile geçmeyen özlem duygusu. E madem kabullenme en başından beri bizimle yası neden adım adım varılacak bir bitiş çizgisi gibi görüyoruz ki? Madem ortada geçilmesi gereken seviyeler falan yok, o halde günümüzde psikoloji sağlıklı bir yası nasıl tanımlıyor? Son olarak şunu bir netleştirelim. Çağdaş psikoloji yası düz bir sıra değil bir salınım olarak tarif ediyor. Yani oturup ağlamakla kalkıp faturaları ödemek arasında esnekçe gidip geliyoruz. Yasa verdiğimiz bu molalara "dozlama" diyoruz. Ve inanın bana bu bir kaçış falan değil. Uyumlu baş etmenin ta kendisi. Yas acıyla günlük yaşam arasında esnekçe gidip gelen bir sarkaçtır. Sarkacın bazen günlük yaşam tarafında durup mola vermesi yası unuttuğunuz anlamına gelmez. Sadece nefes aldığınızı gösterir. Yas adım adım çözülmesi gereken katı bir bulmaca değil. Kaybettiğimiz kişiyi hayatımıza entegre ederek esnekçe yaşamayı öğrendiğimiz tamamen bize özel bir süreçtir.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme.

Psikolojiden gündelik dile geçmiş beş kelime. Dizilerde geçiyor, taziye mesajlarında geçiyor, bazen doğrudan yas tutan kişiye soru olarak soruluyor: “Sen hangi aşamadasın?”

Modelin iki sorunu var. Birincisi, kaynağı geride kalanların yası üzerine bir çalışma değil. İkincisi, en çok sınandığı çalışmadan çıkan tablo, popüler anlatımdan hayli farklı.

Model aslında neyi anlatıyordu?

Beş aşama, İsviçreli psikiyatr Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli On Death and Dying kitabından geliyor. Kitap ölümcül hastalığı olan hastalarla yapılmış görüşmelere dayanıyordu ve anlattığı şey insanın kendi ölümüyle yüzleşme süreciydi.

Beş aşamanın gözlemsel dayanağı ölmekte olan hastalarla yapılan görüşmelerdi. Aynı kitabın aile bölümü yakınların da benzer tepkilerden — öfke, hazırlayıcı yas, ölümden sonraki boşluk — geçtiğini anıyordu; ama kitap geride kalanların yası üzerine bir çalışma değildi ve aşamalar yakınlarda sınanmamıştı. Biri kendi sonunu bekliyor, diğeri olup bitmiş bir kaybı yaşıyor. Yasa odaklanan kitap 2005’te, David Kessler’la yazdığı ikinci ortak kitap olarak, ölümünden sonra yayımlandı.

Üstelik o kitapta yazdığı şey, modelin bugün kullanıldığı biçime doğrudan itirazdı. Aşamaların yanlış anlaşıldığını, dağınık duyguları düzgün paketlere yerleştirmek için tasarlanmadığını ve tipik bir kayıp olmadığı gibi tipik bir tepki de olmadığını söyledi.

Veri ne gösterdi?

Aşama kuramı, popülerliğine rağmen uzun süre sınanmadı. En bilinen sınama 2007’de yayımlandı: Yale Yas Çalışması kapsamındaki 233 katılımcının, kayıptan sonraki birinci ile yirmi dördüncü ay arasındaki farklı zamanlarda yapılmış değerlendirmeleri incelendi ve beş gösterge ölçüldü — inançsızlık, özlem, öfke, depresyon, kabullenme. Çalışmanın sınadığı sıra Kübler-Ross’un beşli listesi değildi: Bowlby ve Parkes’ın aşamalarıyla Kübler-Ross’unkilerden sentezlenmiş, pazarlığı içermeyen, inkâr yerine inançsızlığı ve ikinci basamakta özlemi taşıyan bir diziydi.

Modelle çelişen kısım, araştırmacıların kendi ifadesiyle “aşama kuramının tersine” diye başlıyor: inançsızlık başlangıçtaki baskın gösterge değildi. Baskın olan kabullenmeydi — ölçümün başladığı birinci aydan itibaren en yüksek puanlı tepkiydi ve zamanla artmaya devam etti. En yüksek puanlı olumsuz gösterge ise iki yıl boyunca özlem oldu. Özlem, Kübler-Ross’un klasik listesinde yoktur; bu çalışmanın sınadığı dizide ise bir aşama olarak vardı.

Modelle örtüşen kısım da var ve saklanmamalı. Göstergeler yükseliş ve düşüş eğrileri hesaba katılarak yeniden ölçeklendiğinde, tepe noktaları kuramın öngördüğü sırayla dizildi: inançsızlık ilk aydan itibaren azalıyor, özlem dördüncü, öfke beşinci, depresyon altıncı ayda tepe yapıyor, kabullenme ise çalışma boyunca yükseliyordu. Araştırmacılar bunu kurama kısmi destek olarak yorumladı.

Peki bu, aşamaların doğrulandığı anlamına mı geliyor? Hayır — ve nedeni yöntemsel. Aynı dergide yayımlanan üç eleştiri mektubu ve yazarların yanıtı tartışmayı açtı. Roxane Cohen Silver ile Camille Wortman ve George Bonanno ile Kathrin Boerner’in itirazı yöntemseldi: bir grupta göstergelerin ortalama tepe sırası, kişilerin o sırayla ilerlediğini göstermez. Veri boylamsal toplanmış ama kişi içi örüntüler için analiz edilmemişti; tepe sırasını üreten regresyon, makalenin yöntem bölümünün de yazdığı gibi, kişi başına rastgele seçilen tek bir gözleme dayanıyordu ve her aşama tek bir soruyla ölçülmüştü. Yani aynı kişinin bu göstergelerden hangi sırayla geçtiği doğrudan sınanmadı. Joseph Weiner ise “normal” sözcüğüne itiraz etti: örneklem tek bir eyaletten geliyor, yalnızca doğal nedenli ölümleri kapsıyor ve katılımcıların kültürünü, dinî aidiyetini hesaba katmıyordu. Çalışma ayrıca komplike yas ölçütünü karşılayan katılımcıları baştan dışlamıştı; örüntü, bu anlamda “ortalama” yasındır. Yazarlar yanıtlarında “normal”i istatistiksel ortalama anlamında kullandıklarını, zamanın analize dâhil olduğunu ve farklı kültürlerde tekrar gerektiğini yazdı; bireysel sırayı ayrıca gösteren bir analiz sunmadılar. Doğal ve şiddet içeren kayıplarda yapılan sonraki bir sınama da kurama yalnız sınırlı destek buldu.

Kısacası ortalamaların sırası ile bireylerin yolu aynı şey değil.

O hâlde ne var?

Aşama modeline getirilen çağdaş alternatiflerden biri, yası bir sıra olarak değil bir salınım olarak tarif ediyor. Margaret Stroebe ve Henk Schut’un 1999’da önerdiği ikili süreç modeline göre yas tutan kişi iki tür yük arasında gidip gelir.

Bir yanda kayba dönük olan: özlemek, hatırlamak, ağlamak. Diğer yanda yeniden kurmaya dönük olan: faturaları ödemek, işe dönmek, yeni bir düzen kurmak, hatta gülmek.

Modelin rahatlatıcı bir yanı var: modele göre bu ikisi arasında gidip gelmek bir kaçış değil, uyumlu baş etmenin kendisi. Stroebe ve Schut buna bir de dozlama ekler: iki yükten de zaman zaman ara vermek, uyumlu baş etmenin parçasıdır. Bir sabah şarkı mırıldanırken yakalayan kişi yası “ihmal etmiyor”; nefes alıyor.

Bunu duygudan kalıcı biçimde kaçınmakla karıştırmamak gerek: salınım, kayıpla hiç temas etmemek değil, iki yön arasında esnekçe gidip gelmektir. bkz. “Duyguları Bastırmak Neden İşe Yaramaz?“

Model ölümle yaşanan kaybı anlatıyor; belirsiz kayıplar ayrı bir konu. bkz. “Ghosting Neden Bu Kadar Acıtır?“

Yas hakkındaki daha eski bir varsayım — iyileşmek için ölen kişiyle bağı koparma, onu “geride bırakma” düşüncesi — de sorgulandı. Pek çok insan ölen kişiyle bağını koparmıyor, dönüştürüyor: konuşmaya, danışmaya, anmaya devam ediyor. Bu artık kendi başına çözülmemiş yasın göstergesi sayılmıyor — ama her koşulda iyi geldiği de söylenemez; katkısı bağın nasıl yaşandığına göre değişiyor.

Eşini kaybetmiş yaşlılarla yapılan boylamsal bir çalışmada kayıptan sonra en sık görülen örüntü çöküş değil, kayıptan önce de sonra da düşük ve görece kararlı kalan bir sıkıntı — araştırmacıların dayanıklılık dediği gidişat — oldu. bkz. “Psikolojik Sağlamlık (Dayanıklılık) Doğuştan mı Gelir?“

Yanlış haritanın bedeli

Beş aşamanın tutmasının bir açıklaması şu olabilir: kaybın en dayanılmaz yanına, belirsizliğe cevap veriyor — bir sıra ve bir bitiş noktası vaat ediyor. Duygulara sayı ve süre biçen başka modeller için de aynı soru sorulabilir. bkz. “Bir Duygu Gerçekten Yalnızca 90 Saniye mi Sürer?“

Ama yanlış harita kaybolmaktan kötü olabilir. Modeli eleştirenler, aşamalara yanlış inancın yas tutanın kendini yetersiz görmesine, çevresinin etkisiz destek vermesine ve profesyonellerin zararlı tepkilerine yol açabileceği konusunda uyardı. Bu uyarıyı üç olası örnekle somutlaştırmak mümkün:

Yas tutan kişiye kendi yasını yanlış yapıyor hissi verebiliyor: öfkelenmeyen biri “demek ki yeterince sevmemişim”, aylar sonra ağlayan biri “takılıp kaldım” diyebiliyor.

Çevreye takvim tutma hakkı verebiliyor: “Artık kabullenmen lazım” cümlesi, kabullenmenin sırası gelmiş bir aşama olduğuna inanılıyorsa daha kolay kurulabilir. Ve gerçek sorunu geciktirebiliyor; yardım gerektiren bir tablo “henüz depresyon aşamasında” diye beklenebiliyor.

Peki ne zaman yardım gerekir?

Yas bir hastalık değil ve çoğunlukla tedavi gerektirmiyor. Ama bir azınlıkta kendiliğinden hafiflemiyor — ve bu azınlık için kanıta dayalı tedaviler var.

Bu tablo — uzamış yas bozukluğu — son yıllarda iki tanı sistemine de girdi ve iki sistem onu farklı kuruyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırmasında (ICD-11) tanı için kaybın üzerinden en az altı ay geçmiş olması, süregiden yoğun özlem ya da ölen kişiyle zihinsel meşguliyetin yoğun duygusal acıyla birlikte sürmesi, bu tepkinin kişinin kültürel ve dinî bağlamında beklenen normu açıkça aşması ve belirgin işlev kaybı aranır; eşlik eden belirtiler örnek olarak sayılır, sayı koşulu yoktur. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin sınıflandırmasında (DSM-5-TR) süre yetişkinde on iki ay, çocuk ve ergende altı aydır; özlemin ya da zihinsel meşguliyetin klinik olarak belirgin düzeyde ve son bir ay boyunca hemen her gün sürmesi ve yanında sekiz belirtiden — kimlikte bozulma, hatırlatanlardan kaçınma, yoğun yalnızlık gibi — en az üçünün aynı düzey ve sıklıkta bulunması, belirgin sıkıntı ya da işlev kaybı ve kültürel beklentileri aşma koşulu vardır. Tahminler ölçüte ve örnekleme göre değişiyor: on dört çalışmalık bir meta-analiz — bugünkü DSM ölçütlerinden önce — yüzde on civarı bildiriyor, başka çalışmalar daha düşük. Ani ya da doğal olmayan ölümlerde risk daha yüksek. bkz. “DSM ve ICD Aynı Şey midir?“

Burada iki şeyi birden söylemek gerekiyor. Takvim tek başına tanı koydurmaz: süre ölçütü, belirtilerin yoğunluğu, kültürel bağlam ve işlev kaybıyla birlikte değerlendirilir. Ama tanı için süre ölçütü de zorunludur — “ne kadar sürerse sürsün normaldir” demek aynı derecede yanlış. bkz. “Mutsuzluk ile Depresyon Arasındaki Fark Nedir?“

Tanının kendisi de tartışmalı ve bunu buraya taşımak dürüstlük gereği. Eleştiri şu: bazı kayıplar için — bir çocuğun ölümü gibi — ağır ve uzun süren yas, olağandışı bir olaya verilen olağan bir tepki olabilir. Normal olanı hastalık ilan etme riski alanda tartışılıyor; tanıyı savunanlar ise ölçütlerin, olağan yas ile kalıcı ve işlevi bozan yası ayırt etmek için ortak bir standart sağladığını söylüyor.

Sonuç

Beş aşama, ölmekte olan insanlarla görüşmelerden çıkmış bir gözlemdi. Geride kalanların yasına genel bir harita olarak sonradan yerleşti, sıraya dizildi, reçeteye dönüştü — yazarının, aşamaların katı ve sıralı kullanımına itirazına rağmen.

Veri ise modeli ne doğruluyor ne çöpe atıyor. Söylediği şey daha ölçülü ama daha az yargılayıcı: bir grubun ortalamasında sıra görünebilir; ama bu çalışma kişilerin tek tek o sıradan geçtiğini göstermiyor ve sonraki bir sınama da kurama yalnız sınırlı destek buldu. Üstelik o çalışmada en baskın olumsuz gösterge, popüler beşlide hiç adı geçmeyen özlemdi.

O yüzden “hangi aşamadasın?” sorusunun bir cevabı yok. Sorulacak daha iyi bir soru varsa o da şu: bugün neye ihtiyacın var? Cevap bazen konuşmak olacak, bazen susmak, bazen de sadece bir gün daha geçirmek. Üçü de yas — ve üçü de doğru.

Beş aşamanın bir yanılgısı, sonda kapanacak bir kapı olduğunu düşündürmesiydi. Oysa pek çok insan için yasın vardığı yer, kaybettiği kişiyi geride bırakmak değil: onu yanında taşıyabilmek. İyi bir gün kötü bir günü iptal etmiyor; ama kötü bir gün de iyi olanları geri almıyor. Bu denge bir takvimle gelmiyor — pek çok insan için kendiliğinden geliyor, gelmediğinde de yalnız başa çıkılacak bir şey değil.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; değerlendirme, tanı ya da tedavi yerine geçmez ve bir kontrol listesi olarak kullanılamaz. Buradaki hiçbir cümle, kimsenin yasını “yanlış” ya da “fazla uzun” ilan etmek için yazılmadı: yasın tek bir doğru biçimi, tek bir süresi yoktur ve kültürel ile dinsel bağlam bu süreci belirgin biçimde şekillendirir. Metinde geçen süre ölçütleri klinik sınıflandırmalara aittir ve tek başlarına tanı koydurmaz; kendinize ya da bir yakınınıza bakarak tanı koymayın. Yas çoğu insanda profesyonel yardım olmadan zamanla hafifler. Ancak sıkıntınız belirgin bir hâl aldıysa ya da günlük yaşamınızı, işinizi ve ilişkilerinizi belirgin biçimde daraltıyorsa bir ruh sağlığı uzmanına başvurun; bunun için aylar geçmesini beklemeniz gerekmez — tanı sistemlerindeki süre ölçütü tanı içindir, yardım için bekleme süresi değildir. Kaybın ardından yaşama isteğinizi yitirdiğinizi, kendinize zarar verme ya da yaşamınıza son verme düşünceleri yaşadığınızı ya da ölen kişiye kavuşmak için yaşamınıza son vermeyi düşündüğünüzü fark ediyorsanız gecikmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurulur; bu, yardım alınabilir bir durumdur. Tehlikenin yakın olduğunu düşünüyorsanız ya da emin değilseniz 112 aranır ya da vakit kaybetmeden en yakın acil servise başvurulur. 112, Türkiye’de ambulans, polis, jandarma, itfaiye ve AFAD çağrılarının tamamını karşılayan tek acil numarasıdır; sabit ve mobil hatlardan ücretsiz ve 7 gün 24 saat aranır. Yasını yaşayan birine yaklaşırken de ölçüt aynıdır: takvim tutmak değil, yanında olmak; yukarıdaki düşünceleri dile getiriyorsa profesyonel yardıma ulaşmasını kolaylaştırın ve yakın tehlikede aynı acil basamağı kullanın.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli On Death and Dying kitabı, aşamaların ölümcül hastalığı olan hastalarla yapılan görüşmelere dayandığı ve aile bölümünde yakınların ölüm öncesi ve sonrası tepkilerine de değindiği; Kübler-Ross ile David Kessler’ın 2005’te yayımlanan ikinci ortak kitabı ve orada aşamaların yanlış anlaşıldığına, tipik bir kayıp olmadığı gibi tipik bir tepki de olmadığına dair açık ifadeleri; Paul Maciejewski, Baohui Zhang, Susan Block ve Holly Prigerson’ın Yale Yas Çalışması verisiyle 233 kişiyi kayıptan sonraki iki yıl içinde değerlendirerek aşama kuramını sınadığı 2007 tarihli JAMA çalışması — hem inançsızlığın baskın gösterge çıkmaması, kabullenmenin baştan itibaren en yüksek olması ve özlemin baskın olumsuz gösterge olması, hem de yeniden ölçeklenen tepe noktalarının öngörülen sırayla dizilmesi; aynı dergide yayımlanan ve grup ortalamasındaki sıranın bireysel seyri göstermediğini, tepe sırasını üreten regresyon analizinin kişi başına rastgele seçilen tek bir gözleme, aşamaların ise tek maddeyle ölçülmesine dayandığını vurgulayan Roxane Cohen Silver ile Camille Wortman ve George Bonanno ile Kathrin Boerner imzalı eleştiri mektupları, Joseph Weiner’ın kültür ve dinî bağlamın hesaba katılmadığını vurgulayan mektubu ve yazarların yanıtı; Jason Holland ve Robert Neimeyer’in doğal ve şiddet içeren kayıplarda aşama kuramını yeniden sınayan ve sınırlı destek bulan 2010 tarihli çalışması; Margaret Stroebe ve Henk Schut’un 1999’da Death Studies’te yayımladıkları ikili süreç modeli, kayba dönük ve yeniden kurmaya dönük yükler arasındaki salınım ile iki yükten de ara vermeyi anlatan “dozlama” kavramı; Dennis Klass, Phyllis Silverman ve Steven Nickman’ın ölen kişiyle bağın koparılması yerine dönüştürülmesini savunan süregiden bağlar yaklaşımı ve bu bağların her koşulda uyumlu olmadığını gösteren sonraki gözden geçirmeler; George Bonanno’nun eş kaybından sonra en sık görülen gidişatın dayanıklılık olduğunu gösteren boylamsal çalışmaları; Marie Lundorff ve arkadaşlarının uzamış yas bozukluğunun görülme sıklığına ilişkin meta-analizi; uzamış yas bozukluğunun ICD-11 ve DSM-5-TR’ye girmesi, iki sistem arasındaki süre ve belirti ölçütü farkı ve bu tanının normal yas tepkilerini hastalık ilan etme riskine ilişkin eleştiriler.