Zor bir olay yaşamış birine sık sık aynı iki cümleden biri söylenir. Birincisi: “EMDR yaptır, birkaç seansta silinir gider.” İkincisi: “Parmak takip ettirerek travma mı geçermiş, saçmalık.” İkisi de yanlış — ve ikincisi birincisinden daha yanlış.
EMDR, adını veren kısmı en çok tartışılan; ama etkisi konusunda sanılandan çok daha sağlam bir kanıt zemini olan bir yöntem. Bu ikisi kulağa çelişkili geliyorsa, tam da yazının konusu bu.
Yöntem ne yapıyor?
EMDR’yi 1980’lerin sonunda Francine Shapiro geliştirdi ve zamanla sekiz aşamalı, elle tutulur bir protokole dönüştü. Çekirdeği şu: danışan rahatsız edici anıyı zihninde tutarken, aynı anda dikkatini bölen bir işi yürütür — çoğunlukla terapistin parmağını gözle takip etmek, bazen sağ-sol dokunuşlar ya da sesler. Bu setler tekrarlanır ve arada kişiye ne fark ettiği sorulur.
Yöntemi başka konuşma terapilerinden ayıran pratik bir yanı da var: danışandan olayı baştan sona, ayrıntısıyla anlatması istenmez. Anlatmakta zorlanan kişiler için bu, işe başlamayı kolaylaştırabiliyor.
Kaba bir benzetmeyle: acı veren bir anı, odanın ortasında duran ve ne yana dönseniz görüş alanınızı kaplayan bir eşya gibidir. EMDR o eşyayı odadan çıkarmayı vaat etmez. Yaptığı şey, ona bakarken zihnin bir kısmını başka bir işle meşgul tutmak; anı hâlâ oradadır ama bakmak eskisi kadar dayanılmaz değildir. Yöntemin kendi dilinde buna “duyarsızlaştırma” deniyor.
İşe yarıyor mu? Evet — ama cümlenin devamı var
Travma sonrası stres bozukluğunda EMDR’nin işe yaradığı, çok sayıda randomize çalışmayla destekleniyor. Uluslararası tedavi kılavuzlarının çoğu yöntemi öneriyor. Ancak kılavuzlar EMDR’yi tam olarak aynı yere koymuyor: bazıları travma odaklı bilişsel davranışçı terapiyle eşdeğer birinci basamak sayarken, bazıları belirli koşullara bağlıyor ya da çocuklarda ikinci sıraya yerleştiriyor. Yani “kılavuzlar öneriyor” cümlesi doğru, ama “kılavuzlar birinci sırada öneriyor” cümlesi her yerde doğru değil.
İki sınırlılık da açıkça söylenmeli. Birincisi, çalışmaların çoğu küçük örneklemli ve yanlılık riski düşük değil; alanın kendi derlemeleri bunu düzenli olarak not ediyor. İkincisi, TSSB dışındaki kullanımlar için kanıt zemini belirgin biçimde daha ince: depresyondan ağrıya, kaygıdan bağımlılığa uzanan alanlarda araştırma artıyor ama derinlik ve kılavuz desteği TSSB’dekiyle karşılaştırılabilir düzeyde değil.
Asıl tartışma: göz hareketleri ne işe yarıyor?
Burada iki ayrı soru var ve sürekli birbirine karışıyor. Yöntem işe yarıyor mu? ve yöntemin adını veren kısım işe yarıyor mu? İlkinin cevabı büyük ölçüde evet. İkincisi hâlâ açık.
Bunu sınamanın yolu belli: protokolü olduğu gibi uygulayıp göz hareketlerini çıkarmak ve grupları karşılaştırmak. Bu tasarıma ayrıştırma çalışması deniyor. Sonuçlar bir yöne eğiliyor ama tartışmayı kapatmıyor.
2001’de yapılan bir üst analiz göz hareketlerinin ayrı bir katkısının gösterilemediği sonucuna vardı. 2013’te yapılan ve bu erken analizin bazı yöntem eleştirilerini dikkate alan daha kapsamlı bir üst analiz ise tersini buldu: klinik çalışmalarda orta büyüklükte, laboratuvar çalışmalarında daha belirgin bir ek katkı. Ancak bu analize giren klinik çalışmaların kendileri de yöntem açısından zayıftı.
Sonraki yıllar dengeyi kaydırdı. 2016’da yüz otuz dokuz hastayla yürütülen ve protokole sıkı sıkıya bağlı kalınan bir çalışma üç koşulu karşılaştırdı: terapistin hareket eden elini gözle takip etmek, terapistin hareketsiz eline bakmak, ve belirli bir noktaya bakmadan anıyla kalmak. İlk iki koşul üçüncüsünden daha fazla belirti azalması sağladı; ama birbirlerinden farkları çıkmadı. Yani dışarıdan bir odak noktası eklemek işe yarıyor gibi görünüyor; hareket eden odak ise sabit odağa üstünlük göstermedi.
2020’de TSSB’ye özgü beş ayrıştırma çalışması bir araya getirildiğinde, tam protokol ile bir bileşeni çıkarılmış protokol arasındaki fark anlamlı çıkmadı; ama beş çalışmanın üçü yüksek yanlılık riskindeydi. 2022’de doksan bir hastayla yapılan bir çalışma ise protokolün tamamını değil duyarsızlaştırma bölümünü izole ederek göz hareketli koşulla göz hareketi çıkarılmış hâli karşılaştırdı; belirtiler, depresyon, kaygı ve yaşam kalitesi açısından fark bulamadı.
Toparlarsak: tam protokolün TSSB’de işe yaradığına dair kanıt güçlü; göz hareketlerinin klinik sonuca özgül ve vazgeçilmez bir katkı yaptığı ise yeterince gösterilmiş değil. Buna karşılık “kesinlikle gereksiz” demek de veriden fazlasını söylemek olur: klinik ayrıştırma çalışmaları hâlâ az sayıda ve çoğu küçük.
Bu sorunun akademik bir merak olmaktan öte bir karşılığı var. Yöntemin etkisi göz hareketlerinden geliyorsa, o hareketleri doğru uygulamak kritik demektir. Etki protokolün geri kalanından geliyorsa, asıl önemli olan uygulayıcının travmayla çalışmadaki yetkinliğidir. İkisi arasındaki fark, bir hafta sonu kursuyla “sertifika” dağıtan yerlerle klinik eğitim arasındaki farka denk düşüyor.
Neden işe yarıyor olabilir?
En çok deneysel destek alan açıklamalardan biri şaşırtıcı derecede sade: çalışma belleğinin sınırlı bir kapasitesi var. Rahatsız edici anıyı zihinde tutarken aynı anda dikkat isteyen bir iş yapmak, o anının canlılığını ve verdiği rahatsızlığı azaltıyor. Bu açıklamanın ilginç bir sonucu var: işi yapan şeyin sağ-sol olması gerekmiyor. Laboratuvarda bilgisayar oyunu oynatmak da benzer etki veriyor. Sıkça duyulan “iki yarıküreyi dönüşümlü uyarmak” açıklaması ise veriyle desteklenmiyor.
Bu açıklamanın önemli bir sınırı var: desteğin büyük kısmı laboratuvar deneylerinden geliyor. Klinik örneklemlerde, EMDR’nin tedavi edici etkisini açıklayan mekanizmanın bu olduğu henüz gösterilmiş değil. Yukarıdaki 2016 çalışması da bu açıklamayı doğrudan sınayan temiz bir sınav sayılmaz: sabit bir noktaya bilinçli olarak odaklanmak da dikkat kaynağı kullanabilir, dolayısıyla o çalışmanın iki koşulu “yük binen” ve “yük binmeyen” diye ayrılamaz.
İkinci bir katman daha var: protokolün içinde zaten anıya kontrollü biçimde maruz kalma var. Bir yöntemin hangi bileşeninin işi yaptığını ayırmak psikolojide kolay değil; beklentinin ve ilişkinin payı da her zaman devrede (bkz. “Plasebo Etkisi Nedir, Nasıl Çalışır?”). Anının her çağrıldığında yeniden kurulduğu ve o sırada değişime açık hâle gelebildiği fikri de tartışılan açıklamalardan biri — ama bu alanın insandaki sınırları hâlâ netleşmiş değil (bkz. “Hafızamız Bir Kamera gibi mi Çalışır?”).
Ne beklememeli?
“Birkaç seansta siler” cümlesi yöntemin kendi kaynaklarında bile yok. Tedavi süresi kişiye, olayın niteliğine ve tabloya göre değişiyor; tek bir travmatik olay ile yıllara yayılmış örselenme aynı sürede ele alınmıyor. Ayrıca EMDR herkes için ilk seçenek değil ve hangi yöntemin uygun olduğu klinik bir değerlendirme sonrasında belirlenir (bkz. “İlaç mı, Terapi mi: Hangisi Daha Etkili?”).
Bir de uygulayıcı meselesi var. EMDR’nin doğrulanmış bir protokole göre, eğitimli kişilerce ve süpervizyonla uygulanması bekleniyor. Buna karşılık “EMDR uzmanı”, Sağlık Bakanlığı mevzuatında tanımlanmış bir sağlık meslek unvanı değil; bir kurs sertifikası ile klinik yetkinlik aynı şey değildir. Sorulacak ilk soru kişinin mevzuatta tanımlı mesleki unvanı ve yetkisi, ikincisi EMDR konusunda aldığı eğitim ve süpervizyon. Yöntemin adını sormak bunlardan sonra gelir (bkz. “Psikolog, Psikiyatrist, Psikoterapist: Farkları Nedir?”).
Sonuç
EMDR’nin hikâyesi, psikolojide sık rastlanan bir durumun temiz bir örneği: bir yöntem, kendi açıklamasından bağımsız olarak işe yarayabilir. Travma sonrası stres bozukluğunda yardımcı olduğunu gösteren ciddi bir birikim var. Neden yardımcı olduğu ve adını veren göz hareketlerinin bunda ne kadar payı bulunduğu ise hâlâ araştırılıyor.
Bu, yöntemi küçültmez. Bilim bir şeyin çalıştığını, nasıl çalıştığını çözmeden önce gösterebilir; tersi de olur. Küçülten şey, henüz açık olan bir soruya kesin cevap vermektir — hem “sihirli” diyen hem “göz boyama” diyen aynı hatayı yapar.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi önerisi değildir, kişiye özel bir değerlendirmenin yerine geçmez. Travma sonrası belirtiler tedavi edilebilir tablolardır ve hangi yöntemin uygun olduğu ancak bir ruh sağlığı uzmanının klinik değerlendirmesiyle belirlenir. Zor bir olayın etkilerini yaşıyorsanız bir psikiyatri hekimine ya da alanda eğitimli bir ruh sağlığı uzmanına başvurun. Yaşamınızı sürdürmekte zorlandığınız ya da kendinize zarar verme düşünceleriniz olduğu bir dönemdeyseniz, gecikmeden 112’yi arayın.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar:
Yöntemin kuruluşu ve sekiz aşamalı protokol için Francine Shapiro’nun çalışmaları; göz hareketlerinin katkısını sınayan ayrıştırma araştırmaları için Davidson ve Parker’ın erken üst analizi ile Christopher Lee ve Pim Cuijpers’ın daha sonraki üst analizi; protokole sadık kalınarak yürütülmüş karşılaştırmalar için Martin Sack ve arkadaşlarının randomize çalışması ile Eka Susanty ve arkadaşlarının Endonezya’da yürüttüğü çalışma; ayrıştırma çalışmalarının toplu değerlendirmesi için Pim Cuijpers ve arkadaşlarının sistematik derlemesi; çalışma belleği açıklaması için Jackie Andrade, David Kavanagh ve Alan Baddeley’in erken çalışması ile Marcel van den Hout ve Iris Engelhard’ın deneyleri; yöntemin bileşenleri üzerine eleştirel bakış için Richard McNally’nin değerlendirmeleri.




