Sinemadan hepimizin aklında aynı sahne var: Bir insan bir anda başkasına dönüşür. Sesi değişir, adı değişir, yürüyüşü değişir. İçinde birbirinden habersiz “kişiler” yaşar ve genellikle bunlardan biri tehlikelidir.
Bu görüntü o kadar yerleşmiş ki, konu açıldığında insanlar ikiye ayrılıyor: Bir kısmı bunun tamamen uydurma olduğunu düşünüyor, bir kısmı ise filmlerdeki hâliyle gerçek olduğuna inanıyor.
İkisi de doğru değil. Cevap daha dikkatli bir yerde duruyor — ve bu, hem tanıyı taşıyan insanlar hem de doğru bilgi açısından önemli.
Önce adı: Neden “çoklu kişilik” değil?
Bu tanının adı yıllar önce değişti. Bugün kullanılan karşılığı dissosiyatif kimlik bozukluğu.
İsim değişikliği bir üslup tercihi değildi. “Çoklu kişilik” ifadesi, olguyu yanlış anlatıyordu: Bir bedende birden fazla eksiksiz insan yaşadığı izlenimi veriyordu.
Bugünkü anlayış bunun neredeyse tersi: Ortada fazladan kişilikler değil, bütünleşememiş bir kimlik var. Yani “birden fazla ben” değil, parçalı ve kendi içinde kopukluklar taşıyan tek bir ben.
Bu fark, konunun tamamını anlamanın anahtarı.
Gerçekte neye benziyor?
Sinema, tanının en gösterişli hâlini seçer. Gerçek tablo çok daha sessizdir.
Öne çıkan asıl belirti dramatik dönüşümler değil, hatırlamadaki boşluklar ve süreklilik kaybıdır: Yapılmış bir işi hatırlamamak, kendine ait olduğu söylenen eşyaları tanımamak, bir zaman aralığının nasıl geçtiğini bilememek, kendi davranışını yabancı bulmak.
Bu insanların çoğu, çevresinde fark edilmeden yaşar. Pek çoğu durumu gizler, bir kısmı ise yaşadıklarına ne ad verileceğini bilmez. Klinikte de tanı genellikle uzun süre gözden kaçar; kişiler çoğunlukla başka nedenlerle — depresyon, kaygı, uyku sorunları — yardım arar.
Yani gerçek tablo, bir gösteri değil; dağınık ve yorucu bir gündelik hayattır.
En yaygın karışıklık: Şizofreni değildir
Türkçede en sık yapılan hatalardan biri bu ikisini karıştırmak. “Şizofren” kelimesi gündelik dilde “iki farklı kişilik” anlamında kullanılıyor — bu tamamen yanlış.
Şizofreni bambaşka bir tablodur; kimlik bölünmesiyle ilgili değildir (bkz. “Şizofreni Hakkında En Yaygın 5 Yanlış”). İki tanının ortak noktası, ikisinin de yaygın biçimde yanlış anlaşılması.
Travma bağlantısı
Bu tanının en tutarlı bulgularından biri, ağır ve erken travmayla güçlü ilişkisi. Tanı alan kişilerin öykülerinde çoğunlukla çocukluk döneminde yaşanmış, uzun süreli ve kaçılamaz örselenmeler bulunuyor.
Yaygın kabul gören açıklama şöyle: Kaçamayacağı bir durumda kalan bir çocuk, zihinsel olarak uzaklaşarak dayanabilir. Bu kopma tekrarlandığında, yaşantıların ve benlik duygusunun bütünleşmesi zorlaşır.
Bu çerçevede dissosiyatif kimlik bozukluğu bir tuhaflık ya da numara değil; dayanılmaz bir şeyin ardından kalan bir iz olarak görülür.
Peki neden tartışmalı?
Burada dürüst olmak gerekiyor: Bu, ruh sağlığı alanının en tartışmalı başlıklarından biri ve bunu gizlemek doğru olmaz.
Tanı, uluslararası tanı sistemlerinde yer alıyor; yani tanınan bir tablo. Travmayla ilişkisi de güçlü biçimde destekleniyor.
Buna karşılık, tablonun nasıl oluştuğu konusunda iki farklı görüş var. Bir görüş, ağır travmanın doğrudan sonucu olduğunu savunuyor. Diğeri ise belirtilerin bir bölümünün telkinle, terapi ortamında kurulan beklentilerle ve kültürel anlatılarla biçimlenebileceğini öne sürüyor.
Bu tartışmanın tarihsel bir arka planı da var. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, bu tanının konduğu vaka sayısı olağanüstü arttı; aynı dönemde geri kazanılan anılar üzerine yürütülen bazı uygulamalar ciddi biçimde eleştirildi. Popüler kültürü etkileyen kimi meşhur vakaların sonradan sorgulanması da bu tabloya eklendi.
Bugün gelinen makul nokta şu: Kişilerin yaşadığı sıkıntı gerçektir; ama belirtilerin nasıl şekillendiği, kültürün ve klinik ortamın bunda ne kadar payı olduğu hâlâ araştırılıyor. Bilimin kendi kendini sorgulaması burada da işliyor (bkz. “Psikolojinin ‘Replikasyon Krizi’ Nedir?”).
Sinemanın ve sosyal medyanın iki yönlü zararı
Bu tablo iki farklı yönden çarpıtılıyor ve ikisi de zarar veriyor.
Sinema, tanıyı bir korku unsuru hâline getirdi: içindeki “diğer kişilik” tehlikeli olan, şiddet uygulayan karakterler. Oysa bu tanıyı taşıyan insanlar, istatistiksel olarak şiddet uygulayan değil, şiddete uğramış kişilerdir. Onları tehlikeli göstermek, zaten ağır bir geçmişi olan insanlara bir de damga ekliyor.
Diğer uçta ise son yıllarda sosyal medyada yaygınlaşan bir eğilim var: Dissosiyatif belirtilerin bir kimlik anlatısı olarak sunulması ve bu tanının kendi kendine konması. Oysa bu tanı, benzer görünen pek çok tablodan ayırt edilmesi en zor olanlardan biri; ancak uzun süreli klinik değerlendirmeyle konulabilir.
Sonuçta gerçekten zorlanan insanlar iki taraftan da sıkışıyor: bir yandan “tehlikeli” sayılmak, bir yandan da “rol yapıyor” denmek.
Sonuç
“Çoklu kişilik” filmlerdeki hâliyle gerçek değil. İçimizde ayrı ayrı yaşayan eksiksiz insanlar yok; olan şey, bütünleşememiş bir kimlik ve hatırlamada kopukluklar.
Ama bu, “hiçbir şey yok” demek de değil. Dissosiyatif kimlik bozukluğu tanınan bir tablo ve ağır travmayla güçlü biçimde ilişkili. Nasıl oluştuğu tartışılıyor; yaşanan sıkıntının gerçekliği tartışılmıyor.
Belki de en doğru yaklaşım şu: Ne bir korku filmi malzemesi ne de bir kimlik etiketi. Zor bir geçmişin ardından kalan, dikkatle değerlendirilmesi ve ciddiye alınması gereken insani bir tablo.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi yerine geçmez ve kimseye — kendinize ya da bir başkasına — tanı koymak için kullanılamaz. Dissosiyatif tablolar, benzer belirtiler veren pek çok durumdan ancak bir ruh sağlığı uzmanının ayrıntılı ve zamana yayılan değerlendirmesiyle ayırt edilebilir; internetteki testler ve içerikler bu değerlendirmenin yerini tutmaz. Hatırlamada boşluklar, kendinizi kendinize yabancı hissetme ya da geçmişte yaşadığınız örselenmelerle ilgili zorlanmalar yaşıyorsanız bir uzmana başvurun. Acil bir tehlike söz konusuysa 112’yi arayın ya da en yakın acil servise başvurun.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: “Çoklu kişilik bozukluğu” adının dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak değiştirilme gerekçesi ve bütünleşmemiş kimlik kavramı; dissosiyatif amnezi ve süreklilik kaybının klinik tabloda öne çıkması; tanının şizofreniden farkı ve halk arasındaki karışıklık; erken ve tekrarlayan travma ile dissosiyasyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar ve travma sonrası model; buna karşı öne sürülen sosyobilişsel/telkin temelli model ve iki yaklaşım arasındaki tartışma; 1980-90’lardaki vaka artışı, geri kazanılmış anı tartışmaları ve popüler vakaların sonradan sorgulanması; sinemadaki şiddet temsillerinin damgalama üzerindeki etkisi ve tanıyı taşıyan kişilerin daha çok mağdur konumunda olduğuna dair veriler; sosyal medya kaynaklı kendine tanı koyma eğilimine ilişkin tartışmalar.




