İçeriğe geç
Kişisel Gelişim

Psikolojik Sağlamlık (Dayanıklılık) Doğuştan mı Gelir?

Sağlamlık araştırması kendi başlangıç varsayımını iki kez terk etti: artık bir kişilik özelliği değil, kişiyle çevresi arasında işleyen bir süreç sayılıyor. Mizaç kısmen doğuştan geliyor, ama gelen şey kırılganlık değil iki yöne açılan bir duyarlılık — kötü ortamda daha çok kaybettiren, iyisinde daha çok kazandıran.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Karşınızda psikolojik sağlamlığın gerçekten doğuştan gelip gelmediğini inceleyen kaynakların kısa bir özeti. Aynı zorlayıcı olayı yaşayan iki kişiden birinin toparlanırken diğerinin yıkılması genetik şans değil. Çevreyle şekillenen şaşırtıcı bir süreç. Yani bazı insanlar cidden doğuştan daha mı dayanıklı diyorsanız hemen başlayalım. İlk olarak şunu netleştirelim. Psikolojik sağlamlık öyle içinizde taşıdığınız sabit bir özellik falan değil. Biz genelde sadece zorlukları atlatıp ayakta kalan Sonradan ne sağlam insan diyoruz. Düşünsenize bu tıpkı zor bir sınavdan iyi not alıp ben zaten zeki doğmuşum demek gibi geriye dönük bir yanılgı. Madem sağlamlık içsel değil o zaman genetikten gelen şey tam olarak ne? İkinci olarak burada o meşhur orkide ve karahindiba etkisine bakıyoruz. İnsanlar zayıf veya güçlü doğmuyor. Çevreye az veya çok duyarlı olarak doğuyorlar. Kara hindibalar her yerde biter. Bir şekilde idare ederler. Ama orkideler yani genetik olarak duyarlı doğanlar destekleyici bir ortam bulduklarında kara hindibaları gölgede bırakacak kadar muazzam açarlar. Hep kırılganlık sandığımız o genetik yapı doğru şartlarda resmen bir süper güç. Peki onları avantaja geçiren bu koşullar neler? Son olarak dayanıklılığı asıl belirleyen şeyler insanın içinde değil etrafındadır ve bunlar sonradan inşa edilebilir. Nedir bu faktörler? İstikrarlı bir yetişkin ilişkisi, ekonomik güvence, güvenli bir mahalle ve geçmişte zorlukları kontrol edebilmiş olma hissi. Şirketlerin personeline yükü azaltmak yerine dayanıklılık eğitimi vermesi bu yüzden epey ironik. Şunu unutmayın, işlevselliğini sürdüren sağlam insanlar da ağlar, uykusuzluk çeker. Sadece zamanla yeni bir düzen kurmayı başarırlar. Dolayısıyla sormamız gereken asıl soru ben sağlam mıyım değil, yanımda ne var ve eksik olanı nasıl tamamlarım olmalı. Kısacası psikolojik sağlamlık doğuştan üzerinize giydiğiniz sihirli bir zırh değil, doğru destek ve kaynaklarla kendi ellerinizle inşa ettiğiniz bir kaledir.

Aynı fabrika kapanıyor, aynı hafta iki kişi işini kaybediyor. Biri altı ay sonra yeni bir düzen kurmuş oluyor, diğeri hâlâ toparlanamıyor. Açıklama hazır: “Bazı insanlar daha dayanıklı doğar.”

Bu cümle hem çok yaygın hem de araştırmanın vardığı yerin neredeyse tam tersi.

Psikolojik sağlamlık üzerine yarım yüzyıllık bir literatür var ve bu literatür kendi başlangıç varsayımını iki kez terk etti. Bugün popüler dilde dolaşan sürüm, terk edilen ilk sürüm.

Kavram iki kez yeniden tanımlandı

İlk araştırmacılar 1970’lerde zor koşullarda büyüdüğü hâlde iyi giden çocuklara baktı ve onlara “yaralanmaz çocuklar” adını verdi. Varsayım açıktı: Bu çocuklarda özel bir şey var.

İlk terk edilen bu oldu. Aynı çocuklar izlenmeye devam edildiğinde yaralanmaz olmadıkları görüldü; bazıları sonraki yıllarda zorlandı, bazıları belirli alanlarda iyiyken başka alanlarda değildi. Alan, sağlamlığı bir kişilik özelliği olarak tanımlamaktan vazgeçti.

İkinci değişiklik daha derindi. Sağlamlık, kişinin içinde taşıdığı bir madde değil, kişi ile çevresi arasında işleyen bir süreç olarak tanımlanmaya başlandı. Yani soru “kimde var?” değil, “hangi koşullarda ortaya çıkıyor?” hâline geldi.

Bu ikinci tanım hâlâ geçerli. Popüler kullanım ise birinci tanımda takılı kaldı — üstelik onun da terk edilmiş hâlinde.

Sorun şu: etiket sonradan yapıştırılıyor

Kavramın en sinsi tarafı ölçümünde.

Bir insana sağlam diyebilmek için önce zorlu bir şey yaşaması, sonra da iyi gitmesi gerekiyor. Yani “sağlamlık” önceden ölçülen bir kapasite değil, sonradan gözlenen bir sonuca verilen ad.

Bunun mantıksal sonucu rahatsız edici: Sağlamlık, tanımı gereği geriye dönük bir etiket. Kimin sağlam sayılacağı, kısmen kimin neyle karşılaştığına ve karşılaştığı sırada elinde ne olduğuna bağlı.

İki kişi aynı olayı yaşamış görünse bile aynı şeyi yaşamış olmayabilir. Biri işini kaybederken üç aylık birikimi, destek olan bir eşi ve aynı sektörde tanıdıkları vardır; diğerinin hiçbiri yoktur. Sonuçtaki farkı kişiliğe yazmak, koşullardaki farkı görmezden gelmek olur.

Sağlamlık istisna değil, en sık görülen sonuç

Popüler tablo şöyle: Ağır bir olaydan sonra insanlar çöker, bir kısmı zamanla toparlanır, azınlıkta kalan güçlüler ise hiç çökmez.

Boylamsal çalışmalar bunu tersine çevirdi. Kayıp ve zorlayıcı olaylardan sonra insanların işlevselliği izlendiğinde, en yaygın yörünge süreklilik. Yani çoğu insan sarsılıyor, acı çekiyor, ama temel işleyişini sürdürüyor. Uzun süreli bozulma daha küçük bir grupta görülüyor.

Bu bulgunun sorumuz açısından sonucu şu: Eğer sağlamlık çoğunluğun gösterdiği bir örüntüyse, onu ender bir armağan gibi düşünmek anlamsız. Nadir olan şey, sağlamlık değil; sağlamlığın çıkmasını engelleyen koşullar.

Peki doğuştan hiçbir şey gelmiyor mu?

Geliyor. Bunu inkâr etmek de aynı ölçüde yanlış olur.

İnsanlar farklı mizaçlarla doğuyor: kimi yeniliğe daha temkinli yaklaşıyor, kimi olumsuz duyguları daha yoğun ve daha uzun yaşıyor, kimi daha çabuk yatışıyor (bkz. “Mizaç, Huy, Karakter ve Kişilik Aynı Şey midir?“). Bunların bir bölümü kalıtımla ilişkili.

Ama kalıtım tahminlerinin ne anlama geldiği sık yanlış anlaşılıyor: bir özelliğin kalıtsallığı, bir topluluktaki farklılığın ne kadarının genetikle ilişkilendirilebileceğini söyler — tek bir kişide o özelliğin ne kadar değişebileceğini değil (bkz. “Ruhsal Hastalıklar Kalıtsal mıdır?“).

Yani “kısmen doğuştan” doğru bir cümle. “Doğuştan belirlenmiş” ise değil.

Duyarlılık ile kırılganlık aynı şey değil

Buraya kadarki en ilginç bulgu şimdi geliyor ve popüler anlayışı doğrudan bozuyor.

Çevresel koşullara daha duyarlı olan çocuklar, olumsuz ortamlarda gerçekten daha kötü sonuçlar veriyor. Ama aynı çocuklar destekleyici ortamlarda ortalamanın üstünde iyi sonuçlar veriyor — duyarlı olmayan akranlarından da iyi.

Yani bu çocuklarda olan şey kırılganlık değil, iki yöne birden açılan bir duyarlılık. Kötü ortamda daha çok kaybediyorlar, iyi ortamda daha çok kazanıyorlar. Bu örüntüye kimi araştırmacılar “orkide ve karahindiba” benzetmesini kullanıyor: karahindiba her koşulda idare eder, orkide ise doğru koşullarda çok daha güzel açar.

Sonuç şu: Duyarlı doğmak, dayanıksız doğmak değil. Klasik anlayışta “risk geni” sayılan şeylerin bir bölümü, ortam iyileştiğinde avantaja dönüşüyor. “Doğuştan zayıf” cümlesi, denklemin yalnızca yarısına bakıyor.

Sağlamlığı asıl ne yorduyor?

Zor koşullarda büyüyen çocukları onlarca yıl izleyen çalışmalar, iyi giden grubu ayıran etkenleri tekrar tekrar aynı yerde buldu. Listenin büyük bölümü kişinin içinde değil, etrafında.

En az bir istikrarlı, ilgili yetişkin ilişkisi. Anne baba olmak zorunda değil — bir öğretmen, bir komşu, bir akraba. Bu etken bütün çalışmalarda en güçlü yordayıcılardan biri olarak çıkıyor.

Etkileyebildiğini deneyimlemiş olmak. Bu nokta önemli, çünkü çaresizlik araştırmalarının yeniden yazılmasıyla doğrudan bağlantılı: Uzun süreli olumsuzluk karşısında edilgenlik zaten varsayılan tepki; öğrenilen şey çaresizlik değil, denetimin kendisi (bkz. “Öğrenilmiş Çaresizlik Kuramı Neden Yeniden Yazıldı?“). Sağlamlık dediğimiz şeyin büyük bölümü, geçmişte gerçekten bir şeyleri değiştirebilmiş olmanın birikmiş kaydı.

Somut kaynaklar. Ekonomik güvence, okul, sağlık hizmetine erişim, güvenli bir mahalle. Bunlar kişilik değil altyapı — ama sonuçlardaki farkın büyük bölümünü açıklıyorlar.

Erken dönemin belirleyici olmadığını, sonraki yılların da yön değiştirebildiğini daha önce ayrıca ele almıştık (bkz. “Erken Çocukluk Kaderi Belirler mi?“). Sağlamlık literatürü aynı sonuca başka bir kapıdan varıyor: koruyucu etkenler sonradan da eklenebiliyor.

Sağlamlık, acı çekmemek değildir

Yaygın bir yanlış okuma daha var: Sağlam insanların sarsılmadığı sanılıyor.

Yörünge çalışmaları bunun tersini gösteriyor. İşlevselliğini sürdüren insanlar da yoğun üzüntü, uykusuzluk, öfke ve özlem yaşıyor. Aradaki fark bu tepkilerin olmaması değil, zamanla yerini yeni bir düzene bırakması.

Bu ayrım pratikte çok işe yarıyor. “Etkilendiysem demek ki sağlam değilim” cümlesi yanlış bir ölçüt kullanıyor. Zorlanmak sağlamlığın yokluğu değil; sağlamlık zaten zorlanmanın içinden geçen bir şey.

“Doğuştan” demenin bedeli

Bir kavramın nasıl tanımlandığı, kimin sorumlu tutulduğunu da belirler.

Sağlamlık doğuştan gelen bir özellikse, toparlanamayan kişi eksik demektir. Bu okuma, koşullara bakmayı gereksiz kılıyor: Ağır yük altındaki bir ekibe yükü azaltmak yerine dayanıklılık eğitimi vermek, bu mantığın en tanıdık hâli.

Kişisel çabanın işe yaramadığını söylemiyoruz — ama tek başına bir zihniyet değişikliğinin koşulların yerini tutmadığını daha önce başka bir bağlamda görmüştük (bkz. “Kişisel Gelişim Kitapları Neden İşe Yaramıyor?“). Sağlamlık da aynı sınıra tabi.

Zorlanmanın bir bölümünün kaçınılmaz ve hatta işlevsel olabildiğini de not etmek gerekiyor (bkz. “Stres Her Zaman Zararlı mıdır?“). Mesele zorlanmayı yok saymak değil, onu kişilik kusuruna çevirmemek.

Sonuç

Psikolojik sağlamlık kısmen doğuştan gelen bir zeminden besleniyor: mizaç gerçek, kalıtım gerçek. Ama gelen şey bir miktar değil, bir duyarlılık ayarı — ve o ayar iki yöne birden çalışıyor.

Sağlamlığın kendisi ise bir özellik değil, bir sonuç. Kişinin ne taşıdığı kadar neyle karşılaştığına, karşılaştığı sırada yanında kim olduğuna ve elinde ne bulunduğuna bağlı. Bu yüzden zaman içinde ve alanlar arasında değişiyor: Otuzunda sağlam görünen biri, kırk beşinde aynı desteklere sahip değilse aynı sonucu vermeyebilir.

İyi haber tam da burada. Özellik olsaydı, ya vardır ya yoktur derdik. Süreç olduğu için üzerinde çalışılabiliyor — hem kişinin kendi hayatında hem de insanların içinde bulunduğu koşullarda.

Sorulacak soru “sağlam bir insan mıyım?” değil. “Geçen sefer yanımda ne vardı, şimdi ne var, eksik olanı nasıl tamamlarım?”


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi yerine geçmez. Zorlayıcı bir olaydan sonra sarsılmak, uzun süre toparlanamamak ya da eskisi gibi hissedememek bir dayanıklılık eksikliği değildir ve kişisel bir başarısızlık olarak okunmamalıdır. Zorlanma haftalarca sürüyor, uyku, iştah, ilişkiler ya da iş yaşamınızı belirgin biçimde etkiliyorsa bir hekime veya ruh sağlığı uzmanına başvurmanız yerinde olur; bu tablolar etkili biçimde ele alınabilir. Umutsuzluk, süregiden çökkünlük ya da kendinize zarar verme düşünceleri varsa beklemeden bir uzmana başvurun; acil bir durumda 112 aranır. Bu yazıdaki bulgular topluluk düzeyindeki eğilimleri anlatır ve tek bir kişinin neyi ne kadar taşıyacağını öngörmez.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Zor koşullarda büyüyen bir doğum kümesini kırk yılı aşkın süre izleyen ve iyi giden grubu ayıran koruyucu etkenleri belirleyen Emmy Werner ile Ruth Smith’in Kauai boylamsal çalışması; sağlamlık araştırmalarının “yaralanmaz çocuk” varsayımıyla başlayıp bu varsayımı terk etmesine öncülük eden Norman Garmezy’nin çalışmaları; sağlamlığın ender bir olağanüstülük değil, olağan uyum sistemlerinin işlemesi olduğunu savunan Ann Masten’in “sıradan sihir” çerçevesi; sağlamlığı bir özellik değil süreç olarak tanımlayan ve koruyucu mekanizmaları ayrıştıran Michael Rutter’ın kavramsal çalışmaları; kayıp ve zorlayıcı olaylardan sonra işlevsellik yörüngelerini modelleyerek sürekliliğin en yaygın örüntü olduğunu gösteren George Bonanno’nun araştırmaları; çevresel koşullara duyarlılığın hem olumsuz hem olumlu yönde daha büyük etki ürettiğini öne süren Jay Belsky ile Michael Pluess’in diferansiyel duyarlılık modeli ve W. Thomas Boyce ile Bruce Ellis’in bağlama biyolojik duyarlılık çalışmaları; edilgenliğin öğrenilmiş bir tepki değil varsayılan tepki olduğunu, öğrenilen şeyin denetim olduğunu ortaya koyan Steven Maier ile Martin Seligman’ın 2016 tarihli yeniden değerlendirmesi; sağlamlık kavramının bireyselleştirilmesinin ve toplumsal koşulların gözden kaçırılmasının sakıncalarını tartışan Suniya Luthar’ın eleştirel çalışmaları.