Sinemadan hepimizin aklında aynı sahne var: Bir insan bir anda başkasına dönüşür. Sesi değişir, adı değişir, yürüyüşü değişir. İçinde birbirinden habersiz “kişiler” yaşar ve bunlardan biri tehlikelidir.
Bu görüntü o kadar yerleşmiş ki, konu açıldığında iki uç görüşe rastlanır: Biri bunun tamamen uydurma olduğunu söyler, öteki filmlerdeki hâliyle gerçek olduğuna inanır.
İkisi de doğru değil. Cevap daha dikkatli bir yerde duruyor — ve bu, hem tanıyı taşıyan insanlar hem de doğru bilgi açısından önemli.
Önce adı: Neden “çoklu kişilik” değil?
Bu tanının adı değişti: Amerikan Psikiyatri Birliği’nin tanı el kitabı DSM’de 1994’te, Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırması ICD’de ise ICD-11 ile. Bugün kullanılan karşılığı dissosiyatif kimlik bozukluğu (iki sistemin farkı için bkz. “DSM ve ICD Aynı Şey midir?“).
İsim değişikliği bir üslup tercihi değildi. “Çoklu kişilik” ifadesi, olguyu yanlış anlatıyordu: Bir bedende birden fazla eksiksiz insan yaşadığı izlenimi veriyordu. Yeni ad, sorunu ayrı kişiliklerin çoğalması olarak değil, kimliğin bütünleşememesi olarak tarif etme çabasını yansıtıyordu.
Bugünkü tanım sistemleri tabloyu, kişinin benlik ve eylemlilik duygusunda belirgin kopukluklarla birlikte giden iki ya da daha fazla ayrı kişilik durumu olarak tarif ediyor. Bu, bir bedende birbirinden bağımsız eksiksiz insanlar bulunduğu anlamına gelmez.
Bu fark, konunun tamamını anlamanın anahtarı.
Gerçekte neye benziyor?
Sinema, tanının en gösterişli hâlini seçer.
Gerçek tabloda öne çıkan, dramatik dönüşümler değil; kişinin benlik ve eylemlilik duygusundaki kopukluklardır. Kişi, örneğin, kendi davranışını yabancı bulabilir.
Hatırlamadaki boşluklar da bu tabloya eşlik edebilir: yapılmış bir işi hatırlamamak, kendine ait olduğu söylenen eşyaları tanımamak, bir zaman aralığının nasıl geçtiğini bilememek. DSM’de bu boşluklar tanının koşullarından biridir; ICD-11’de ise tipik olarak görülür ama tanı için zorunlu değildir.
Tabloya başka ruhsal sorunlar da sık eşlik eder: Travma sonrası stres bozukluğu en sık bildirilenidir; depresyon ve kaygı bozuklukları da yaygındır.
Yani gerçek tablo, bir gösteri değil; dağınık ve yorucu bir gündelik hayattır.
Bir başka karışıklık: şizofreni
Bu tablo, kamuoyunda şizofreniyle de karıştırılır: Şizofreninin “bölünmüş kişilik” demek olduğu düşüncesi, yerleşik yanlışlardan biridir.
Şizofreni başka bir tablodur ve “iki kişilik” anlamına gelmez (bkz. “Şizofreni Hakkında En Yaygın 5 Yanlış“). Ama ses duyma gibi bazı yaşantılar iki tabloda da görülebildiği için, klinikte birbirleriyle karıştırılabilirler.
Travma bağlantısı
Bu tanı, çocuklukta yaşanan ağır ve tekrarlayan örselenmelerle ilişkilendirilmiştir. Tanı alan kişilerin öykülerinde çocukluk döneminde yaşanmış ağır örselenmeler sık bildirilir.
Travma modeline göre, kaçamayacağı bir durumda kalan bir çocuk zihinsel olarak uzaklaşarak dayanabilir; bu kopma tekrarlandıkça yaşantıların ve benlik duygusunun bütünleşmesi zorlaşır.
Bu çerçevede dissosiyatif kimlik bozukluğu bir tuhaflık ya da numara değil; dayanılmaz bir şeyin ardından kalan bir iz olarak görülür.
Peki neden tartışmalı?
Burada dürüst olmak gerekiyor: Bu, ruh sağlığı alanının en tartışmalı başlıklarından biri ve bunu gizlemek doğru olmaz.
Tanı, uluslararası tanı sistemlerinde yer alıyor; yani tanınan bir tablo. Travmayla ilişkisi de araştırmalarda bildirilmiştir; bu ilişkinin nasıl yorumlanacağı ise tartışmalıdır. Tartışma bununla da sınırlı değil: Bazı araştırmacılar tanının ayrı bir tablo olarak yeterince doğrulanmadığını savunurken, başkaları onun sağlam bir araştırma birikimine dayandığını öne sürüyor.
Tablonun nasıl oluştuğu konusunda ise iki köklü model var. Travma modeli, ağır ve tekrarlayan çocukluk örselenmelerini tablonun kökenine koyar. Sosyobilişsel model ise belirtilerin bir bölümünün telkinle, terapi ortamında kurulan beklentilerle ve kültürel anlatılarla biçimlenebileceğini öne sürer. Son yıllarda iki modeli de tek başına yeterli bulmayan, uyku, öz düzenleme ve gerçeklik denetimi gibi etkenleri birlikte ele alan bütünleştirici açıklamalar da önerilmektedir.
Bu tartışmanın tarihsel bir arka planı da var. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, bu tanının konduğu vaka sayısı olağanüstü arttı; aynı dönemde geri kazanılan anılar üzerine yürütülen bazı uygulamalar ciddi biçimde eleştirildi.
Bugün gelinen makul nokta şu: Kişilerin yaşadığı sıkıntı gerçektir; ama belirtilerin nasıl şekillendiği, kültürün ve klinik ortamın bunda ne kadar payı olduğu hâlâ araştırılıyor. Bilimin kendi kendini sorgulaması burada da işliyor (bkz. “Psikolojinin “Replikasyon Krizi” Nedir?”).
Sinemanın ve sosyal medyanın iki yönlü zararı
Bu tablo iki farklı yönden çarpıtılıyor ve ikisi de zarar veriyor.
Sinema, tanıyı bir korku unsuru hâline getirdi: içindeki “diğer kişilik” tehlikeli olan, şiddet uygulayan karakterler. Oysa bu tanıyı alan kişilerin öykülerinde şiddete maruz kalma sık bildirilir; sinemanın “tehlikeli öteki kişilik” imgesi onlara bir de damga ekliyor.
Diğer uçta ise son yıllarda sosyal medyada yaygınlaşan bir eğilim var: Dissosiyatif belirtilerin bir kimlik anlatısı olarak sunulması ve bu tanının kendi kendine konması. Oysa bu tanı, belirtilerin travma sonrası stres bozukluğu, sınırda kişilik bozukluğu ya da psikotik bozukluklar gibi başka tablolarla daha iyi açıklanıp açıklanmadığı dikkatle değerlendirilerek, kapsamlı bir klinik değerlendirmeyle konur.
Sonuçta gerçekten zorlanan insanlar iki taraftan da sıkışıyor: bir yandan “tehlikeli” sayılmak, bir yandan da “rol yapıyor” denmek.
Sonuç
“Çoklu kişilik” filmlerdeki hâliyle gerçek değil. Bir bedende ayrı ayrı yaşayan eksiksiz insanlar yok; tanı sistemlerinin tarif ettiği şey, benlik duygusunda belirgin kopukluklarla birlikte giden ayrı kişilik durumları ve tipik olarak eşlik eden hatırlama boşlukları.
Ama bu, “hiçbir şey yok” demek de değil. Dissosiyatif kimlik bozukluğu tanı sistemlerinde yer alan bir tablo ve çocuklukta yaşanan ağır örselenmelerle ilişkilendiriliyor. Nasıl oluştuğu ve ayrı bir tablo olarak ne ölçüde doğrulandığı tartışılıyor; kişilerin yaşadığı sıkıntının gerçekliği ise bu tartışmanın konusu değil.
Daha doğru bir bakış şu olabilir: Ne bir korku filmi malzemesi ne de bir kimlik etiketi; dikkatle değerlendirilmesi ve ciddiye alınması gereken insani bir tablo.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi yerine geçmez ve kimseye — kendinize ya da bir başkasına — tanı koymak için kullanılamaz. Dissosiyatif tablolar, benzer belirtiler veren pek çok durumdan ancak bir ruh sağlığı uzmanının ayrıntılı değerlendirmesiyle ayırt edilebilir; internetteki testler ve içerikler bu değerlendirmenin yerini tutmaz. Yaşadıklarınız belirgin bir sıkıntı veriyor ya da günlük hayatı, işi, ilişkileri zorlaştırıyorsa beklemeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurulur. Unutulmuş anıları “ortaya çıkarmayı” vaat eden telkin temelli uygulamalar, yaşanmamış anıların oluşması riski taşıdığı için önerilmez. Kendinize zarar verme ya da yaşama son verme düşünceleriniz varsa gecikmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurulur; tehlikenin yakın olduğunu düşünüyorsanız ya da emin değilseniz 112 aranır ya da vakit kaybetmeden en yakın acil servise başvurulur. 112 acil çağrı numarasıdır; ambulans, polis, jandarma, itfaiye ve AFAD çağrılarının tamamı bu tek numaradan ücretsiz ve 7 gün 24 saat karşılanır.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: “Çoklu kişilik bozukluğu” adının DSM-IV’te ve ICD-11’de dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak değiştirilmesi ve iki sistemin güncel tanım metinleri; Stefan Roepke ve arkadaşlarının ICD-11’deki tanıyı, bellek boşluklarının yerini ve ayırıcı tanıyı ele alan ve tanının geçerliliğini sorgulayan eleştirel derlemesi; Bethany Brand ve arkadaşlarının tanıya dair yaygın inançları mit olarak inceleyen derlemesi; tanının şizofreniden farkı, halk arasındaki karışıklık ve Martin Dorahy ve arkadaşlarının iki tablodaki ses duyma yaşantılarını karşılaştıran çalışması; çocuklukta yaşanan tekrarlayan travma ile dissosiyasyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar ve travma modeli; buna karşı öne sürülen sosyobilişsel/telkin temelli model, iki yaklaşım arasındaki tartışma ve Steven Jay Lynn ve arkadaşlarının iki modelin ötesine geçmeyi öneren bütünleştirici çerçevesi; 1980-90’lardaki vaka artışı ve geri kazanılmış anı tartışmaları; sinemadaki şiddet temsillerinin damgalama üzerindeki etkisi ve Aliya Webermann ve arkadaşlarının dissosiyatif bozukluğu olan hastalarda şiddete maruz kalmayı ve şiddet uygulamayı birlikte inceleyen çalışması; Raffaella Calati ve arkadaşlarının dissosiyatif bozukluklarda intihar girişimi ve kendine zarar vermeye dair meta-analizi; sosyal medya kaynaklı kendine tanı koyma eğilimine ilişkin tartışmalar.




