Bugün “kişilik bozukluğu” ifadesi, klinik bir kavram olmanın yanında gündelik bir yakıştırma olarak da kullanılıyor. Zor bir patron, tartıştığımız bir akraba, ayrıldığımız bir sevgili — kimi zaman kolayca bu etiketle anılıyor.
Bu kullanımın iki sorunu var. Birincisi, bir davranıştan ya da bir tartışmadan kişilik bozukluğu sonucu çıkarılamaz. İkincisi: Gerçekten bu tablolarla yaşayan insanların yanlış anlaşılmasına ve damgalanmasına katkıda bulunabilir.
Peki kişilik bozukluğu gerçekte ne demek — ve dürüst olalım, gerçekten “anlaşılabilir” mi?
Kişilik özelliği ile bozukluk aynı şey değildir
Hepimizin bir kişilik yapısı var. Kimimiz temkinli, kimimiz atılgan; kimimiz düzen sever, kimimiz esnek. Bunlar bozukluk değil, insan çeşitliliği (bkz. “Mizaç, Huy, Karakter ve Kişilik Aynı Şey midir?“).
Bir kişilik özelliğinin klinik bir tabloya dönüşmesi için tek başına “belirgin” olması yetmez. Tanı sistemleri bu sınırı farklı biçimlerde çizer. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin sınıflandırmasında (DSM-5-TR) kişilik bozukluğu, kişinin kültürünün beklentilerinden belirgin biçimde sapan ve biliş (algılama ve yorumlama), duygulanım, kişilerarası işleyiş ve dürtü denetimi alanlarından en az ikisinde görülen kalıcı bir örüntüdür; bu örüntü başka bir ruhsal bozukluğun belirtisi ya da sonucu olarak daha iyi açıklanamamalı, bir maddenin ya da başka bir tıbbi durumun fizyolojik etkilerine de bağlanamamalıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırmasında (ICD-11) ise çekirdekte benliğin işleyişindeki (kimlik, öz değer, kendini doğru değerlendirme, öz yönelim gibi) ve/veya kişilerarası işleyişteki uzun süreli sorunlar vardır ve tablo hafif, orta ya da ağır olarak derecelendirilir (bkz. “DSM ve ICD Aynı Şey midir?“). Bu tanımlarda öne çıkan özelliklerden bazıları şunlardır; bunlar tek başına tanı koydurmaz:
Yaygınlık. Örüntü tek bir ilişkide ya da tek bir dönemde değil, hayatın farklı alanlarında görülür: işte, arkadaşlıklarda, ailede.
Esneksizlik. Örüntü, koşullar değiştiğinde de kolayca değişmez ve farklı durumlarda tekrar eder. Herkes zaman zaman alıngan ya da mesafeli olabilir; buradaki fark, örüntünün koşullara göre yeterince esneyememesidir.
Süreklilik. Örüntü uzun süredir vardır. DSM-5-TR, başlangıcının en azından ergenlik ya da genç yetişkinliğe kadar izlenebilmesini arar; ICD-11’in tanımı ise sorunların uzun bir süre — örneğin iki yıl ya da daha uzun — sürmüş olmasını arar. Bir kayıp, ayrılık ya da travmanın ardından ortaya çıkan geçici değişimler bu tanıma girmez.
Sıkıntı ya da işlev kaybı. Örüntü kişide belirgin bir sıkıntıya ya da günlük yaşamda, işte ya da ilişkilerde belirgin bir işlev kaybına yol açar. Başkalarınca rahatsız edici bulunmak tek başına yetmez.
Bu özellikler birlikte düşünüldüğünde, “zor insan” ile “kişilik bozukluğu” arasında geniş bir mesafe olduğu görülür.
Peki “nasıl anlaşılır?”
Bu sorunun dürüst cevabı, muhtemelen aradığın cevap değil: Bir yazı okuyarak anlaşılmaz. Ne kendinde, ne bir başkasında.
Bunun somut nedenleri var.
Bazı kişilik örüntüleri kişinin kendisine “hastalık” gibi değil, “ben zaten böyleyim” gibi gelebilir. Bu örüntüler bir belirti gibi dışarıdan gelip yerleşmez; kişinin kendini ve başkalarını deneyimleme biçimiyle iç içedir. Bu yüzden içeriden bakışla ayırt etmek güç olabilir.
Ayrıca benzer görünen tablolar birbirinden çok farklı olabilir. Uzun süreli travma sonrası gelişen zorlanmalar, süregiden bir depresyon, bir duygudurum bozukluğu, madde kullanımı ya da bedensel bir durum — hepsi dışarıdan benzer örüntüler üretebilir. Bunları ayırmak ayrıntılı bir değerlendirme gerektirir.
Klinik değerlendirme genellikle ayrıntılı bir yaşam öyküsünü, örüntünün ne zaman başladığını ve nasıl seyrettiğini, farklı alanlardaki işleyişi ve başka tabloların dışlanmasını içerir; gerektiğinde birden fazla görüşme ve yapılandırılmış değerlendirme araçları kullanılır.
Kısacası cevap şu: Kişilik bozukluklarının tanısı ayrıntılı bir klinik değerlendirme gerektirir; bir yazı, bir test ya da bir tartışma bunun yerini tutmaz.
Neden başkasına tanı koymak sorunlu?
Kendimize tanı koymak riskli; başkasına tanı koymak da yanıltıcı olabilir.
Bu etiket, birine onunla çatıştığımız bir anda da yakıştırılabilir. Bir davranışı açıklamak yerine kişiyi kategorize etmek kolay ve rahatlatıcı gelebilir: Anlaşmazlık, karşı tarafın bozukluğuna bağlanır ve mesele kapanmış gibi görünür.
Ama bunun bir bedeli olabilir. Etiket, kişiyi bir bütün olarak görmeyi zorlaştırabilir ve sorunun konuşularak çözülebilecek kısmının üzerini örtebilir. Üstelik damgalama, yardıma ihtiyacı olan bazı insanların yardım aramasını zorlaştırabilir (bkz. “Narsisizm Sadece Kendini Beğenmek midir?“).
Bir insanın davranışının seni incittiğini söylemek için ona tanı koymana gerek yok; “Bu davranış bana zarar veriyor” demek, yaşadığını anlatmanın daha doğru bir yoludur. Ama şiddet, tehdit ya da korkutucu bir kontrol varsa öncelik yüzleşmek değil, kendi güvenliğini sağlamak ve destek almaktır.
Tartışmalı bir alan olduğunu da bilelim
Şunu da eklemek gerekiyor: Kişilik bozukluklarının nasıl sınıflandırılacağı tartışmalı bir konudur.
Kişiliği birbirinden ayrı kategorilere bölen sınıflandırma yaklaşımı uzun süredir eleştiriliyor; kategoriler arasındaki sınırlar iç içe geçebiliyor. Bu nedenle son yıllarda, kişilik zorluklarını ayrı kutular yerine dereceli boyutlar üzerinden ele alan yaklaşımlar öne çıktı. ICD-11 kişilik bozukluğunu tek bir tanı olarak ele alır ve şiddet düzeyi ile kişilik özelliği alanlarıyla tanımlar. DSM-5-TR ise ana bölümünde ayrı kategorileri korur; boyutsal öğeler taşıyan bir alternatif modeli ayrıca sunar.
Yani “hangi kutuya giriyor?” sorusu, uzmanlar arasında bile mutlak bir cevabı olan bir soru değil. Bu da tanının neden gelişigüzel kullanılmaması gerektiğinin bir başka nedeni.
Değişmez değildir
Kişilik bozuklukları hakkındaki inanışlardan biri, bunların “kalıcı” ve “tedavi edilemez” olduğudur.
Bu genelleme doğru değil.
Sınırda kişilik bozukluğu ya da başka bir kişilik bozukluğu tanısıyla hastanede yatmış kişileri yirmi dört yıl izleyen bir çalışmada, iki grupta da katılımcıların büyük çoğunluğu zamanla tanı ölçütlerini en az iki yıl boyunca karşılamaz hâle geldi. Ancak bu belirti düzelmesi her zaman ilişkilerde ve iş yaşamında iyi işlevsellikle birlikte gelmedi: özellikle sınırda kişilik bozukluğu grubunda sürdürülen iyileşme, belirti düzelmesinden belirgin biçimde daha az görüldü ve belirtilerin yeniden ortaya çıkması da öteki gruba göre daha sıktı.
Ayrıca bu alanda özel olarak geliştirilmiş psikoterapi yaklaşımları var. Sınırda kişilik bozukluğundaki denemeleri bir araya getiren bir sistematik derlemeye göre, bu tabloya uyarlanmış psikoterapiler olağan tedaviye kıyasla belirtilerin şiddetini azaltıyor; bu sonucun kanıt kesinliği orta düzeyde, kendine zarar ve işlevsellik gibi öteki sonuçlarınki ise daha düşük. Kaçıngan, bağımlı ya da obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu gibi tabloları kapsayan çok merkezli bir denemede de, tedavinin başlamasından üç yıl sonra şema terapi alanların daha büyük bir kısmı, olağan tedavi alanlara göre, artık hiçbir kişilik bozukluğunun tanı ölçütlerini karşılamıyordu. Kanıtın gücü tanıya, yönteme ve bakılan sonuca göre değişiyor.
Yani “kişilik bozukluğu” bir kader tanımı değil. Zorlu olabilen ama üzerinde çalışılabilir bir alandır.
Sonuç
Kişilik bozukluğu, birinin kötü ya da zor biri olduğunu söylemenin klinik bir yolu değildir. Uzun süredir devam eden, hayatın farklı alanlarına yayılan, koşullara göre esneyemeyen ve kişide belirgin bir sıkıntıya ya da günlük yaşamda, işte ya da ilişkilerde belirgin bir işlev kaybına yol açan örüntüleri tanımlar.
“Nasıl anlaşılır?” sorusunun cevabı ise net: Bir yazıdan, bir testten ya da bir tartışmanın ardından değil; ayrıntılı bir klinik değerlendirmeyle.
Ve unutmamak gerekir: Bu tanıyı taşıyan insanlar, etiketlerinden çok daha fazlasıdır. Doğru destekle değişim mümkündür; ama değişim herkes için aynı hızda ve aynı kapsamda gerçekleşmeyebilir.
Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır; tanı ya da tedavi yerine geçmez; bir kontrol listesi olarak ya da kimseye — kendinize veya bir başkasına — tanı koymak için kullanılamaz. Kişilik bozukluklarının tanısı ayrıntılı bir klinik değerlendirme gerektirir; internette yer alan testler bu değerlendirmenin yerini tutmaz. Kendinizde ya da bir yakınınızda belirgin bir sıkıntıya ya da günlük yaşamda, işte ya da ilişkilerde zorlanmaya yol açan bir örüntü olduğunu düşünüyorsanız bir ruh sağlığı uzmanına başvurun; bunun için önce bir tanı koymanız gerekmez. Kendinize zarar verme ya da yaşamınıza son verme düşünceleriniz varsa gecikmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurulur; tehlikenin yakın olduğunu düşünüyorsanız ya da emin değilseniz 112 aranır ya da vakit kaybetmeden en yakın acil servise başvurulur. Bir ilişkide örselendiğinizi ya da güvende olmadığınızı hissediyorsanız, bunu bir tanı sorusuna dönüştürmeden güvendiğiniz birinden ve bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin; güvenlik desteği almak için karşınızdaki kişiye bir tanı konmuş olması gerekmez. Güvenliğiniz şu anda tehlikedeyse ya da şiddet görüyorsanız 112 aranır. Şiddetle ilgili danışmanlık ve bildirim için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın ALO 183 hattına (7 gün 24 saat, ücretsiz) başvurulabilir; kadına yönelik şiddette Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) ve KADES uygulaması da bakanlığın gösterdiği başvuru yolları arasındadır. 112, ambulans, polis, jandarma, itfaiye ve AFAD çağrılarının tamamının karşılandığı tek acil çağrı numarasıdır, ücretsizdir ve 7 gün 24 saat hizmet verir.
İleri okuma / kavramsal kaynaklar: Kişilik bozukluğunun DSM-5-TR’deki genel tanı ölçütleri ve ICD-11’in kişilik bozukluğunu şiddet düzeyi ve özellik alanlarıyla tanımlayan modeli; DSM-5-TR’nin alternatif kişilik bozuklukları modeli ve kategorik sınıflandırmaya yönelik eleştiriler; kişilik özelliği ile bozukluk arasındaki sınırın belirsizliği; bazı kişilik örüntülerinin kişinin kendilik anlayışıyla uyumlu gelmesi (ego-sintonik olması) ve bunun tanıyı güçleştirmesi; travma sonrası tablolar, duygudurum bozuklukları ve madde kullanımının ayırıcı tanıdaki yeri; sınırda ve başka kişilik bozukluklarında belirti düzelmesini ve işlevsel iyileşmeyi ayrı ayrı izleyen Mary C. Zanarini ve arkadaşlarının uzun süreli izlem çalışmaları; sınırda kişilik bozukluğunda psikoterapilere ilişkin Ole Jakob Storebø ve arkadaşlarının sistematik derlemesi (diyalektik davranışçı terapi ve zihinselleştirme temelli terapi dâhil); başka bazı kişilik bozukluklarında şema terapiyi sınayan Lotte Bamelis ve arkadaşlarının çok merkezli denemesi; damgalamanın yardım arama davranışıyla ilişkisi.




