İçeriğe geç
Psikopatoloji

Ruhsal Rahatsızlığı Olan İnsanlar Tehlikeli midir?

Ağır ruhsal rahatsızlığı olan kişiler toplumdaki şiddet suçlarının yaklaşık yirmide biriyle ilişkili; ilişkinin önemli bir bölümü eşlik eden madde kullanımıyla açıklanıyor ve aynı grup mağdur olma tarafında belirgin biçimde daha kalabalık. Tehlikelilik algısı ise bu ölçüyle hiçbir orantı içinde değil.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Ruhsal rahatsızlıklar ve şiddet eğilimi arasındaki o gerçek ilişkiyi bilimsel verilerle süzdüğümüz bu hızlı incelemeye hoş geldiniz. Ağır suç haberlerinin ardından hepimiz çok kolayca kesin akıl hastasıdır refleksini göstersek de uluslararası araştırmalar bize şiddetin asıl kaynağı ve kimin gerçekten tehlike altında olduğu konusunda inanılmaz bambaşka bir tablo sunuyor. İlk olarak şiddetin asıl nedenine bir bakalım. İsveç ve Amerika verilerine göre Ağır ruhsal rahatsızlıklar toplumdaki şiddet olaylarının sadece %5'ini yani kabaca 20 olaydan birini oluşturuyor. Bunu şöyle düşünün. Kalabalık bir caddede kamerayı sadece bir kişiye netleyip şiddetin asıl faili olan diğer 19 kişiyi tamamen bulanıklaştırıyorsunuz. Asıl tehlike psikozun kendisinden değil ona eşlik eden madde kullanımından kaynaklanıyor. Öyle ki madde sorunu olmayan hastaların şiddete başvurma oranı inanın sağlıklı komşularından farksız. İkinci olarak Madalyonun pek görünmeyen yüzüne yani mağduriyete geçelim. Odağımızı toplumun algısından alıp hastaların gerçekliğine kaydırdığımızda şok edici bir zıtlık görüyoruz. Toplum bu insanlardan çok korkuyor. Evet. Ama ağır ruhsal rahatsızlığı olan kişilerin şiddet mağduru olma riski genel nüfusa kıyasla tam 11 kat daha fazla. Yani terazi tamamen yanlış tartıyor. Onlar failden çok aslında mağdur konumundalar. Son olarak medya algısı ve damgalamanın o ağır bedeline bakalım. Peki oranlar bu kadar düşükken neden İstanbul'daki bir ankette insanların yarısı depresyon hastalarını bile tehlikeli buluyor? Cevap: Medyanın o şiddet odaklı haberlerinde yatıyor. Oysa İsveç'teki devasa bir çalışma depresyon hastalarının %96 ile 99'unun hiçbir şiddet suçuna karışmadığını net bir şekilde kanıtlıyor. Bu yersiz damgalama bizi şiddetten korumadığı gibi şiddeti azaltmanın tek yolu olan tedaviye erişimi de maalesef geciktiriyor.
Kısacası istatistikler ruhsal rahatsızlığı olan bireylerden korkmamızı değil, asıl çözüm olan tedaviye erişimlerini desteklememizi söylüyor.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

Ağır bir suç haberinin altında hemen aynı cümle beliriyor: “Kesin akıl hastasıdır.” Cümle bir soru gibi kurulmuyor, bir açıklama gibi kuruluyor — sanki anlaşılmaz bir şiddetin en makul nedeni bulunmuş gibi. Bu refleksin arkasında sezgisel bir mantık var: anlamadığımız davranışı, anlamadığımız bir zihne bağlamak. Sayılara bakıldığında ise bu bağ, sanıldığı büyüklükte değil.

Yirmi şiddet olayından biri

Bu soruyu ölçen en kullanışlı kavram atfedilebilir pay: bir toplumdaki şiddetin ne kadarının belirli bir etkene bağlanabileceği. İsveç’te on üç yıllık ulusal suç ve hastane kayıtlarını birleştiren bir inceleme, ağır ruhsal rahatsızlığı olan kişilerin toplumdaki şiddet suçlarının yaklaşık yüzde beşiyle ilişkili olduğunu buldu — yani kabaca yirmi olaydan biri. Amerika Birleşik Devletleri’nde geniş bir toplum örneklemine dayanan daha eski bir çözümleme de benzer büyüklükte bir sayı verdi.

Aynı çözümlemenin az konuşulan ikinci yarısı daha çarpıcı: madde kullanım sorunları için hesaplanan pay belirgin biçimde daha yüksekti. İki sayı yan yana konduğunda tablo değişiyor. Ruhsal rahatsızlık, şiddetin açıklayıcılarından biri; ama listenin başında değil, epeyce aşağısında.

Benzetme mercekle kurulabilir. Kalabalık bir caddeyi merceğiyle tarayan biri, merceği nereye tutarsa orayı ayrıntılı görür ve gerisini bulanık bırakır. Mercek yanlış bir şey göstermez — gösterdiği kişi gerçekten oradadır. Yanlış olan, merceğin dışında kalan on dokuz kişinin görülmemesidir.

İlişki var, ama nereden geliyor?

Burada dürüst olmak gerekiyor: alanyazın “hiçbir ilişki yok” demiyor. Psikotik bozukluklar ile şiddet arasındaki ilişkiyi inceleyen meta-çözümlemeler, genel nüfusa göre yükselmiş bir risk buluyor. Bu bulguyu gizlemek yazıyı savunulamaz hâle getirir. Asıl soru riskin var olup olmadığı değil, nereden geldiği.

Cevap büyük ölçüde eşlik eden madde kullanımına çıkıyor. Aynı meta-çözümleme, madde sorunu eşlik ettiğinde görülen risk artışının, psikoz olmaksızın yalnızca madde sorunu olan kişilerde görülene benzediğini gösterdi. Bin yüzden fazla kişiyi taburculuk sonrası izleyen kapsamlı bir Amerikan çalışması da aynı yöne işaret etmişti: madde sorunu olmayan hastaların şiddet oranı, aynı mahallede yaşayan ve madde sorunu olmayan komşularınınkinden ayırt edilemiyordu. Madde kullanımının kendisinin bir irade meselesi olmadığı ayrıca ele alındı (bkz. “Bağımlılık Bir İrade Zayıflığı mıdır?”).

İsveç kayıtlarına dayanan bir başka çalışma, hastaları kendi kardeşleriyle karşılaştırdı. Aradaki fark küçüldü ama tümüyle kaybolmadı; bu, ailede paylaşılan etkenlerin ilişkinin bir bölümüne katkıda bulunabileceğini düşündürüyor — hepsini açıkladığını değil. Bir ilişkinin varlığı ile o ilişkinin nedeninin aynı şey olmadığını gösteren tipik bir örnek (bkz. “İki Şeyin Birlikte Görülmesi Neden Neden-Sonuç Değildir?”). Şunu da eklemek gerekiyor: bu alandaki en büyük kayıt çalışmalarının önemli bir bölümü İskandinav ülkelerinden geliyor. İlişki başka ülkelerde de incelendi ve ilişki başka bağlamlarda da bulundu; ama büyüklüğü örnekleme ve bağlama göre değişiyor. Suç oranları, silaha erişim ve ruh sağlığı hizmetinin yaygınlığı ülkeden ülkeye değiştiği için sayılar doğrudan taşınmamalı.

Terazinin görülmeyen kefesi

Soru neredeyse hep tek yönlü soruluyor: bu kişiler tehlikeli mi? Tersi çok daha az soruluyor — onlar için tehlike ne kadar?

Amerika Birleşik Devletleri’nde ulusal suç mağduriyeti anketinin aynı sorularını ağır ruhsal rahatsızlığı olan kişilere uygulayan bir araştırma, katılımcıların dörtte birinden fazlasının son bir yıl içinde şiddet suçu mağduru olduğunu buldu. Demografik farklar hesaba katıldığında bu yıllık yaygınlık genel nüfusunkinin on bir katıydı. Olay sayısına dayanan karşılaştırmada fark daha küçük ama yine belirgin: yaklaşık dört kat.

Bu iki tabloyu birbirinin aynası gibi okumak doğru olmaz — biri toplumdaki suçların payını, öteki bir grubun içindeki mağduriyet oranını ölçüyor. Söylenebilecek olan daha sade: bu grup toplumdaki şiddet suçlarının küçük bir bölümünü oluştururken, kendisi belirgin biçimde artmış bir mağduriyet riski taşıyor. Yaygın soru terazinin yalnızca bir kefesini tartıyor.

Haberin kendisi bir kanıt değildir

Algının nereden beslendiği ölçülebilir bir şey. Yirmi yıllık Amerikan haber içeriğini inceleyen bir çözümleme, ruhsal rahatsızlıkla ilgili haberlerin yarısından fazlasının şiddete değindiğini buldu — bu oran başkasına yönelik şiddeti ve intiharı birlikte kapsıyor. Haberlerin yaklaşık yarısı bir tedaviden söz ediyordu; ama başarılı bir tedaviyi ya da iyileşmeyi anlatanların payı yalnızca yedide bir kadardı. Aynı dönemde toplu silahlı saldırıları ruhsal rahatsızlıkla ilişkilendiren haberlerin payı da belirgin biçimde artmıştı.

İçerik çözümlemesi okurun zihnini doğrudan ölçmez; ama böyle bir haber örüntüsünün, şiddet örneklerinin olduğundan daha erişilebilir görünmesine katkıda bulunması beklenir. Aklımıza kolayca gelen bir örnek, çoğu zaman sık olduğu için değil; anlatıldığı için kolay geliyor.

Kelimelerin karışıklığı da işi zorlaştırıyor. “Tehlikeli” denince akla gelen etiketler çoğu zaman kliniğin kullandığı tanılar bile değil; gündelik dilde birbirinin yerine kullanılan ve aslında farklı şeyleri anlatan sözcükler oluyor (bkz. “Psikopat ile Sosyopat Aynı Şey midir?”). Tanı sözcüklerinin gündelik dile yayılması ve orada anlamını yitirmesi ayrıca ele alındı (bkz. ““Normal” Olanın Sınırı Zamanla Daralıyor mu?”).

Türkiye’de tablo

Buradaki algı ölçülmüş durumda. 2019’da bin otuz kişilik temsili bir örneklemle yürütülen bir araştırmada, “şizofreni hastaları genellikle tehlikeli ve şiddet yanlısıdır” ifadesine katılanların oranı yüzde kırka yakındı; katılımcıların üçte birinden fazlası ise “bilmiyorum” dedi. İstanbul’da yedi yüzü aşkın kişiyle yapılan bir başka çalışmada, katılımcıların yaklaşık yarısı depresyonu olan kişileri tehlikeli buldu.

İkinci sayı ilkinden daha çok şey anlatıyor, ama dikkatli bir cümle gerektiriyor. İsveç’te kırk yedi binden fazla hastayı izleyen büyük bir kayıt çalışmasında, ortalama üç yıllık takip boyunca depresyon tanısı olan erkeklerin yaklaşık yüzde doksan altısı, kadınların ise yüzde doksan dokuzdan fazlası hiçbir şiddet suçundan hüküm giymedi. Buna karşılık hüküm giyme oranı genel nüfustakinden yüksekti; ailevi ortak etkenleri hesaba katan çözümlemelerde fark zayıfladı ama tümüyle kaybolmadı. Yani mutlak oran düşük, göreli fark ise ölçülebilir — ve bu bulgu “depresyonu olan insanlar tehlikelidir” biçiminde bireysel bir genellemeyi hiçbir şekilde desteklemiyor. İstanbul’daki katılımcıların yaklaşık yarısının verdiği cevap ise bu ölçüyle hiçbir orantı içinde değil. Damgalamanın işleyişi budur: ayrıntıya bakmaz, kümeye bakar. Belirli tanılar hakkındaki yaygın yanlışlar ayrıca ele alındı (bkz. “Şizofreni Hakkında En Yaygın 5 Yanlış”).

Bunun bedeli soyut değil. Ruhsal rahatsızlık damgası iş ve konut alanında ayrımcılıkla ilişkili; damgalayıcı tutumlar ve kişinin bunu içselleştirmesi yardım aramayı geciktirebiliyor. Tedavi tarafında ise şu bulunuyor: şizofrenide antipsikotik reçetesinin karşılandığı dönemlerde şiddet suçu oranı, aynı kişilerin tedavi kayıtlarının bulunmadığı dönemlere göre belirgin biçimde düşük çıkıyor. Aynı kişiyi kendisiyle karşılaştıran bu tasarım, değişmeyen birçok bireysel farkı denetler; ama gözlemsel olduğu için tek başına nedenselliği göstermez ve tedavi tek belirleyici de değildir. Bu bulgu, bir kişinin ilaç kullanıp kullanmadığına bakarak o kişi hakkında şiddet riski çıkarımı yapılabileceği anlamına gelmez. Yine de yön açık — ve damgalamanın bu yönde hiçbir işe yaramadığı söylenebilir: korktuğu şeyi azaltmıyor, bakıma giden yolu uzatıyor.

Sonuç

“Ruhsal rahatsızlığı olan insanlar tehlikelidir” cümlesi yanlış, ama “hiçbir ilişki yok” cümlesi de doğru değil. Doğru olan daha az kullanışlı ve daha az heyecanlı: toplumdaki şiddetin küçük bir kısmı bu grupla ilişkili, ilişkinin önemli bir bölümü eşlik eden madde kullanımıyla açıklanıyor, ve aynı grup mağdur olma tarafında belirgin biçimde daha kalabalık. Bir yakınınızda ruhsal bir rahatsızlık varsa, istatistiğin size söylediği şey korkmanız gerektiği değil; söylediği şey, tedaviye erişimin önemli ve değiştirilebilir etkenlerden biri olduğu. Paranoid düşünce ile şiddet arasındaki ilişkinin nasıl okunması gerektiği ayrıca ele alındı (bkz. “Paranoya, Birinden Şüphelenmekle Aynı Şey midir?”).


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır ve hiçbir biçimde tanı, risk değerlendirmesi ya da tedavi önerisi değildir. Burada anlatılanlar toplum düzeyindeki oranlardır; tek başına bir kişi hakkında güvenilir bir öngörü sağlamaz ve bireysel risk değerlendirmesinin yerine geçmez. Bireysel değerlendirme yalnızca kişiyi gören bir ruh sağlığı ekibi tarafından yapılabilir. Kendinizde ya da bir yakınınızda endişe veren bir değişim gözlüyorsanız bir psikiyatri hekimine başvurun. Kendine ya da başkasına yönelik somut bir zarar riski söz konusuysa beklemeyin: acil durumlarda 112’yi arayın.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar:

Atfedilebilir pay hesapları için Seena Fazel ve Martin Grann’ın İsveç nüfus kayıtlarına dayanan incelemesi ile Jeffrey Swanson’ın Amerikan toplum örneklemine dayanan çözümlemesi. Psikoz ile şiddet ilişkisinin madde kullanımıyla aracılanması için Fazel ve arkadaşlarının meta-çözümlemesi ve kardeş karşılaştırmalı kayıt çalışmaları; taburculuk sonrası izlem verisi için MacArthur Şiddet Riski Değerlendirme Çalışması ve Henry Steadman’ın yayınları. Mağduriyet oranları için Linda Teplin ve arkadaşlarının ulusal suç mağduriyeti anketini kullanan çalışması ve Roberto Maniglio’nun sistematik derlemesi. Medya temsili için Emma McGinty ve arkadaşlarının yirmi yıllık haber içeriği çözümlemesi. Depresyon ile şiddet suçu arasındaki ilişkinin nüfus düzeyindeki ölçümü için Fazel ve arkadaşlarının İsveç kohort çalışması; ilaç kullanılan ve kullanılmayan dönemlerin kişi-içi karşılaştırması için yine Fazel ve arkadaşlarının antipsikotik ve duygudurum düzenleyici çalışması ile Sariaslan ve arkadaşlarının aynı tasarımı yineleyen daha geniş incelemesi. Damgalama ve toplumsal mesafe kavramları için Bruce Link ve Jo Phelan’ın çalışmaları. Türkiye verisi için Haldun Soygür ve arkadaşlarının bin otuz kişilik ulusal temsili örnekleme dayanan araştırması ve depresyona yönelik tutumları İstanbul örnekleminde inceleyen çalışma.