İçeriğe geç
Psikopatoloji

Dâhilik ile Delilik Arasında İnce Bir Çizgi Var mı?

Dâhilik–delilik bağı hep örnekle savunulur, oranla değil; üstelik o örneklere konan tanılar bugünkü anlamda konmuş tanılar değil, geriye dönük okuma denemeleridir. Nüfus verisinde görünen bir ilişki var, ama bu bir çizgi değil; tanımı ve ölçümü tartışmalı iki alan arasındaki koşullu bir örtüşme.

Podcast

Bu yazıyı dinle

Podcast metnini göster

Bu bölüm dahilik ve ruhsal hastalık arasındaki o meşhur ince çizgiye dair kaynakların hızlı bir özetidir. Yıllardır Van Gogh veya John Nash gibi isimler üzerinden romantize edilen bu efsanenin aslında nasıl ciddi bir istatistiksel yanılgıya ve hastaları damgalayan tehlikeli bir anlatıya dayandığını inceliyoruz. İlk olarak işin temeline ta 1888'e Cesare Lombroso'nun dahili bir nevi yozlaşma olarak gördüğü o kitaba inelim. İddia edenler hep o meşhur ünlülerin listesini önümüze koyuyor. Ama burada devasa bir matematik hatası. Hani o basit pay ve payda sorunu var. Sadece kazanan biletlere bakarak piyangoyu herkesin tutturduğunu sanmak gibi bir şey bu. Ünlü olmayan milyonlarca hasta insan tamamen görmezden geliniyor. İkinci olarak geriye dönük tanı çıkmazına geliyoruz. Yani ölmüş insanlara sadece mektuplarından veya sanat eserlerinden yola çıkarak teşhis koyma çabası. Düşünsenize sırf Van Gogh için 150'den fazla hekim aynı sınırlı malzemeye bakıp kurşun zehirlenmesinden 30 farklı psikiyatrik tabloya kadar teşhisler üretmiş. Bazen bir tanı yeni kanıt bulunduğu için değil sadece çok fazla alıntılandığı için gerçek kabul ediliyor. Kan tahlili yok, klinik muayene yok, hasta hayatta bile değil. Peki bu teşhisler bilimin yoksa tamamen varsayımların mı eseri? Son olarak işi romantize etmenin o karanlık yüzüne bakalım. Bu efsane kulağa havalı bir iltifat gibi gelse de aslında hastalığı yeteneğin ödenmesi gereken bedeli olarak damgalıyor. Hani şu tedavi olursam yaratıcılığım biter korkusu var ya. Bilimsel hiçbir kanıtı yok. Çalışmalar çok az ve sonuçlar birbiriyle tamamen çelişiyor. Hastalık yeteneğin faturası mıdır? Kesinlikle hayır. Tedavi olmanın kişiliğinizi değiştireceği korkusu yersizdir. Sonuç olarak dahilik ve delilik arasında sihirli bir çizgi değil sadece zayıf bir kesişim vardır. Unutmayın ki kimse dahi olmak için hastalanmaz. Hastalananların sadece küçük bir kısmı ayrıca dâhidir.

Bu podcast, yazının içeriği temel alınarak yapay zekâ ile oluşturulmuş ve yayımlanmadan önce editoryal olarak gözden geçirilmiştir. Ayrıntılar için Yapay Zekâ Kullanım Politikası sayfasını inceleyin.

Bu cümleyi herkes duymuştur: dâhilik ile delilik arasında ince bir çizgi vardır. Cümlenin arkasında hep bir liste durur — Van Gogh, Woolf, Nietzsche, Nash. Liste tanıdıktır, uzatılabilir ve kendini kanıt yerine koyar. Oysa bir listenin gösterdiği tek şey, o listenin yapılabildiğidir. Sorunun ciddi hâli şu: olağanüstü bir yetenek ile ruhsal hastalık arasında gerçekten bir bağ var mı, yoksa yalnızca akılda kalan örnekler mi var?

Bir iddia nasıl savunuluyorsa odur

Dâhilik–delilik savının dikkat çekici bir özelliği var: neredeyse hiçbir zaman oranla savunulmaz. Hep örnekle savunulur. Oysa örnek listesi payı gösterir, paydayı göstermez. Kaç kişide ruhsal bir hastalık var ve bunların kaçı olağanüstü bir iş çıkardı? Liste bu soruya cevap vermez, veremez de — çünkü listeye girmenin koşulu zaten ünlü olmaktır. Ünlü olmayan hiç kimse bu listeye giremez, dolayısıyla liste her zaman aynı yöne bakar. Aynı nedenle listenin karşıtı da hiç yapılmıyor: ruhsal hastalığı olan ve olağanüstü bir iş çıkarmamış insanların adı hiçbir yerde toplanmıyor, çünkü toplanmasını gerektiren bir sebep yok.

Bu savunma biçiminin bir tarihi de var. Savın on dokuzuncu yüzyılda bilimsel bir görünüm kazanmasının en etkili duraklarından biri, 1888’de Torino Üniversitesi’nde adli tıp profesörü olan Cesare Lombroso’nun dâhiliği bir yozlaşma biçimi sayan kitabıydı; kitabın bir bölümü doğrudan “dâhiliğin dejeneratif psikozu” başlığını taşıyor. Lombroso ilk değildi ve kendisi de değildi — kitabın açılış bölümü kendinden önce aynı savı kuranları sıralıyor. Lombroso’ya göre yozlaşma işaretleri dâhilerde, akıl hastalarında olduğundan bile daha sık görülüyordu.

Yöntemi de bugün sorguladığımız yöntemin akrabasıydı: çok sayıda ünlü sanatçı, yazar ve din adamını tarayıp kişiliklerindeki, alışkanlıklarındaki, yapıtlarındaki ve hatta beden ölçülerindeki sapmaları kataloglamak. Sorun karşılaştırmanın hiç yapılmaması değildi; örneklerin nasıl seçildiği, neyin ölçüldüğü ve ölçülen şeyin ne anlama geldiğiydi. Kitap kendi döneminde de eleştirildi; bir dergi onu sağduyudan çok iddia taşıyan bir kitap olarak niteledi. Buradaki asıl ayrıntı şu: bugün iltifat gibi dolaşan cümlenin bir dedesi var ve o dede iltifat etmiyordu. Lombroso için dâhilik yalnızca bir üstünlük değildi; aynı zamanda bir bozulma işaretiydi. Ona göre düşüncenin devleri, entelektüel güçlerinin bedelini yozlaşmayla ödüyorlardı.

Bu, savın yanlış olduğunu göstermez. Yalnızca şunu gösterir: sav, kendisini destekleyen kanıt türüyle sınanamaz. Sınanabilmesi için iki şey gerekir — ölçülebilir bir yetenek tanımı ve tanısı bilinen bir nüfus. İkisi de listede yoktur.

Ölmüş bir insana tanı konabilir mi?

Listenin taşıdığı asıl yük burada. Adı geçen kişilerin çoğu, bugünkü anlamda hiç muayene edilmedi. Tanılar sonradan, mektuplardan, tanıklıklardan ve yapıtlardan çıkarıldı. Bu işin bir adı var: geriye dönük tanı. Ve kendi eleştirel alanyazını var.

Van Gogh bu tartışmanın klasik örneği. Bir psikiyatri dergisinde 2002’de kayda geçtiği hâliyle, o tarihe kadar yüz elliden fazla hekim onun hastalığı hakkında görüş bildirmiş ve yaklaşık otuz farklı tanı önerilmiş — kurşun zehirlenmesinden sara nöbetlerine, bir iç kulak hastalığından çeşitli psikiyatrik tablolara kadar. Otuz tanı, otuz ayrı kanıtın olduğu anlamına gelmiyor; aynı sınırlı malzemenin otuz kez farklı okunduğu anlamına geliyor.

Yöntemin güçlükleri sıralanabilir. Muayene yok, ölçüm yok, hastanın kendi ifadesi yalnızca yazdığı kadarıyla var. Kaynaklar eksik ve klinik değerlendirme için üretilmemiş; kimi zaman ikinci el, kimi zaman çeviri. Hastalık kategorileri zamanla değişiyor; bugünkü bir tanı yüz yıl önce yoktu ve yüz yıl sonra da bugünkü hâliyle durmayabilir. Ama en can alıcı güçlük başka. Yöntemin eleştirmenlerine göre böyle bir tanı ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir: bir kan tahlili, bir görüntüleme ya da bir muayene bulgusu yoktur; geriye kalan bir açıklama önerisidir ve öneriler birbiriyle yarışırken hiçbiri elenemez. Yöntemi savunanlar buna şöyle karşılık veriyor: klinik tanı zaten mutlak bir doğru-yanlış hükmü değil, belirsizlik altında kurulan bir olasılık yargısıdır; bu ölçüte göre iyi belgelenmiş bir geriye dönük tanı da meşru sayılabilir. Yani tartışma kapanmış değil; bir bölümü de tanının ne olduğu sorusuna dayanıyor.

Bir güçlük daha var ve tanı önerildikten sonra başlıyor. Bir kez ortaya atılan geriye dönük tanı alanyazına giriyor ve orada kalıyor; sonraki yazılar onu çoğu zaman yeniden değerlendirmeden aktarıyor. Böylece gevşek kurulmuş bir öneri, tekrarlana tekrarlana yerleşik bir bilgi görünümü kazanabiliyor. Bir tanının bu yolla yerleştiği belgelenmiş örnekler var: açıklama, yeni kanıt çıktığı için değil çok alıntılandığı için yerleşiyor.

Bu, geriye dönük tanının tümüyle değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Özenle yapılabiliyor: 2020’de yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar, Van Gogh’un yazışmalarına çok hâkim sanat tarihçileriyle yapılandırılmış tanı görüşmeleri yürüttü ve bazı tanıları büyük olasılıkla dışlarken bazılarını olası saydı. Sonuç yine tek bir isim olmadı; büyük olasılıkla birbirine eşlik eden birden çok tablo oldu. Yöntem, en iyi hâliyle bile kesinlik değil olasılık üretiyor — ki savunanların söylediği de zaten budur.

Sayıya bakıldığında

Peki liste bir yana, nüfus verisi ne diyor? Bu soru sitede ayrıca ele alındı ve kısa cevabı şu: ilişki bazı büyük kayıtlarda görünüyor, ama sonuçlar ülkeye ve yaratıcılığın nasıl tanımlandığına göre değişiyor, üstelik benzer bir ilişki tanı taşımayan yakın akrabalarda da beliriyor. Bu son ayrıntı önemli, çünkü hastalığın kendisiyle ona yatkınlık arasındaki farkı işaret ediyor (bkz. “Manik Dönem Sadece “Aşırı Mutluluk” mudur?”). Yatkınlığın kendisi de ayrı bir konu (bkz. “Ruhsal Hastalıklar Kalıtsal mıdır?”).

Bir de “dâhilik” tarafı var ve o taraf en az öteki kadar bulanık. Olağanüstü yeteneğin ölçülmesi kendi başına tartışmalı bir iş; tek bir sayıya indirilmesi ise ayrıca sorunlu (bkz. “IQ Zekâyı Ölçer mi?”). İki ucu da bulanık olan bir çizginin inceliği hakkında konuşmak, ölçülemeyen iki şeyin arasındaki mesafeyi tarif etmeye benziyor.

İltifat gibi duran şey

Bu cümlenin damgalayıcı olduğunu söylemek ilk bakışta tuhaf gelebilir; çünkü kulağa hakaret değil, övgü gibi geliyor. Ama yaptığı iş şu: hastalığı bir yeteneğin bedeli sayıyor. Bedel olarak görülen bir şeyi ortadan kaldırmak, sezgisel olarak daha zor bir karar hâline gelebilir. Ruhsal hastalığın başka damgalama biçimleri de var ve hepsi olumsuz görünmüyor (bkz. “Ruhsal Rahatsızlığı Olan İnsanlar Tehlikeli midir?”).

Buradan doğal olarak şu soru çıkıyor: tedavi yaratıcılığı söndürür mü? Dürüst cevap, bu sorunun sanıldığı kadar çok çalışılmadığı ve eldeki sonuçların birbiriyle çeliştiği. Bazı bildirimler belirli ilaçların çağrışımsal akıcılığı azaltabileceğine işaret ediyor; bazıları tedavi altındaki üretkenliğin korunduğunu ya da arttığını aktarıyor. Örneklemler küçük, ölçümler birbirinden farklı, çalışma sayısı az. Yani “tedavi olursan yeteneğini kaybedersin” kanıtlanmış bir cümle değil. Tedavinin kişiyi başka birine çevireceği korkusu bu sitede ayrıca ele alındı (bkz. “Antidepresanlar Kişiliği Değiştirir mi?”).

Sonuç

İnce çizgi bir gözlem değil, bir anlatı biçimi. Ayakta kalmasının nedeni sağlam biçimde ölçülüp doğrulanmış olması değil, kolay hatırlanan örneklerle savunulabilmesi — ve o örneklerin çoğuna konan tanılar, bugünkü anlamda konmuş tanılar değil, geriye dönük okuma denemeleri. Bunu söylemek, ruhsal hastalık ile olağanüstü iş arasında hiçbir ilişki olmadığını söylemek değil; nüfus verisinde görünen bir şey var ve küçümsenmiyor. Ama görünen şey bir çizgi değil, tanımı ve ölçümü tartışmalı iki alan arasındaki zayıf ve koşullu bir örtüşme. Cümlenin asıl sorunu yanlış olması bile değil: iltifat gibi durup hastalığı bir yeteneğin bedeli hâline getirmesi. Kimse dâhi olmak için hastalanmaz. Hastalanan insanların bir kısmı ayrıca dâhidir, ve bu ikisi aynı cümle değil.


Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır ve bireysel bir değerlendirmenin yerine geçmez. Bir tanının kimde geçerli olduğu, hangi tedavinin uygun olduğu ve tedavinin kişide ne gibi etkiler yapacağı ancak hekim tarafından, kişinin durumu bütünüyle değerlendirilerek kararlaştırılabilir. Sürmekte olan bir tedaviyi bu yazıya dayanarak değiştirmeyiniz ya da bırakmayınız. Sıkıntınız gündelik işleyişinizi bozacak şiddete ulaştıysa vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına ya da bir sağlık kuruluşuna başvurunuz. Acil bir durumda 112 acil çağrı numarası aranmalıdır.

İleri okuma / kavramsal kaynaklar:

Geriye dönük tanının yöntem sorunları için Axel Karenberg’in tarih yazımında geriye dönük tanı kullanımı üzerine incelemesi ile Osamu Muramoto’nun ontolojik, epistemik ve etik boyutları ayıran değerlendirmesi; Van Gogh üzerine önerilen tanıların dökümü için Blumer’in 2002 tarihli psikiyatri derlemesi; aynı soruya yapılandırılmış görüşmelerle yaklaşan dikkatli bir deneme için Willem Nolen, Erwin van Meekeren, Piet Voskuil ve Willem van Tilburg’ün 2020 tarihli çalışması; efsanenin bilimsel görünümlü kökeni için Cesare Lombroso’nun 1888 tarihli dâhilik kitabı ve kitabın kendi dönemindeki eleştirileri; yaratıcılık ile duygudurum bozuklukları arasındaki ilişkinin tartışmalı tarihi için Kay Redfield Jamison’ın çalışmaları ve bunlara yöneltilen yöntem eleştirileri; bir tanının kendi hayatını sürdürmesi olgusu için Katherine Foxhall’ın Hildegard von Bingen örneği üzerine incelemesi.